15 Nisan 2013

{CAMİ} / ( CAMİ )



Bu blogda belki bazen ukalaca ama hevesli ve samimi bir okur olarak yazdım kitap değerlendirmelerimi. O yüzden uzun uzadıya, derinlemesine edebî çözümlemeler, saptamalar, karşılaştırmalar, kritikler filan yapmıyorum. Bu konuda kendimi ehil bulmadığım gibi sabırsız bir karakter oluşum  da yapabileceklerimi sınırlıyor, daha yazmadan sıkılıp bunalıyorum. Yine de bu yazıda sınırlarımı zorlayacağımı beyan ederek uzun bir yazı olduğunu duyumsatayım.


Uzun bir okumayı göze alamayanlar içinse şunu söyleyeyim: Okuması, çoğu okur için kolay olmayacaksa da bu yazımın amacı ve son isteği mutlaka bu kitabın/kalemin okunmasıdır.

İşbu yazı uzun bir sürede tamamlandığı için kitaba zaman zaman geri dönmem gerektiğini belirtmek istiyorum. Hassaten böyle "ağır bir konu içeren" ve dili de düz olmayan bir metne geri dönmem, hatta tekrar okumam için uygun manevi bir dönemde olmayışıma karşın bu yazının daha fazla gecikmemesi gerekiyordu.

Neden bu kadar uzuyor bu giriş, bilmiyorum. Bu metinlerde hem sevdiğim, hem de beni rahatsız eden  şeyler var.Şurada 2011'in en iyi 100 romanı içinde yer almış bu kitapta bunların ne olduklarını belki bu yazıyı yazarak çözebilirim…



İŞİN EVVELİ:

(1982 doğumlu) İsmail Pelit’in, arka arkaya üç kitabını okudum önceden: Musiki Bu, Türk Oluşmaları, İsrail Bayrağına Şiirler. Türk Oluşmaları’nı öykü severlerin mutlaka okuması gerek diye düşünüyorum.

Elimin altında olmasına rağmen [Cami] / {Cami}’yi okumak için beklememin ise iki sebebi vardı; araya giren başka “zorunlu” okumalar ve Pelit’in kurduğu dilin içime sinmesini beklemek/varlığını kabul etmek.


NİHAYET KİTAP:

[Cami] / {Cami}'de, iki roman/anlatı bir arada: Pelit, matematik  alanından semboller kullanmış eserini ikiye ayırırken: Küme parantezi : {    } ve doğru parçası yahut  kapalı aralık sembolü:  [  ]

Hazır biçimle başlamışken kitabın tasarımının da ilgi çekici olduğunu belirtelim. Çift taraflı bir kitap bu, yani iki ayrı anlatı iki ayrı taraftan başlıyor. (Bkz.Resim) Bitirince de bir bütünlük duygusu oluşturuyor. Özellikle Hülya karakterinin {Cami}'de daha çok işlenmiş olması bakımından. Yine de kendi adıma ikisini ayrı ayrı konumlandırıyorum.

Pelit’in bir “dil kurduğundan” bahsetmiştim. Okuduğum tüm metinlerinde var bu dil: kendine has üslup. Bu üsluba sade desem de, basit diyemiyorum. Felsefik ve katmanlı okumaya müsait bir üslup. Fazlalıkları üstünden hayli atmış bir dil…

Pelit'in, kitaplarının girişinde kendisinin de ifade ettiği bir şey var : “ …uygun koşullar oluştuğu takdirde yazdığı metinlerin yeryüzündeki birkaç kişiyi ilgilendirebileceğine inanmaktadır. “

Ülkemizin genel okur profiline baktığımızda, bu profile kolay bir okuma serüveni sunmadığı açık Pelit’in, ama birkaç kişiden çok daha fazlasına hitap edeceği de açık. Bu noktada A. Şimşek[1]’in şu sözleri geldi aklıma: “Diğer yandan kimi yazarların yazmaya ilişkin yaklaşımları çok alışkın olduğumuz, bildiğimiz yöntemlerle uyumlu değildir. Yerleşik kurgudan, yazma tekniklerinden, dil kullanımından öte bir şeyle karşı karşıya bırakır bizi. Onlar için aslolan metindir.(…) Böyle bir metnin okur nezdindeki değeri neredeyse hiç yoktur. Peki bu tür yazanların karşılaşacakları sonuçtan habersiz olmaları mümkün müdür? Elbette ki değildir, öyleyse bu tür yazarlar da daha başından yüksek bir edebiyat bilgisiyle yazıyorlardır. İşleri güçleri sadece iyi bir metin üretmektir. (…)

Elbette Pelit, iyi bir metin üretmeye çalışırken bunu sadece dille değil, sorduğu sorularla da tamamlıyor. Anlatmak istediği bir şey var yani.

Biçimden gitmeye devam edersek: Daha ilk başta buna bir roman der miyiz? Günümüzde edebî türlerin sınırlarının belirsizleştiğini ve postmodern deneyleri düşünürsek roman dememek için bir sebep yok. (Buradan bakarsak klasik bir roman çözümlemesi yapmanın da gereksizliği anlaşılabilir aslında:karakterler, mekan, olay örgüsü, zaman vs. vs…).

[Cami] / {Cami}'nin bölümleri yok. Paragraflar var, bu paragrafların sonlarında ise hiç nokta yok, virgüller var. Hatta sadece virgül kullanılmış desek abartmış olmayız. Bitmesi yüklemle sağlanmamış cümleler var. Bu biçim, aşağıda bahsettiğim gibi kurgudaki parçalılığı destekliyor bana göre.


4. [CAMİ]

 İlk 17 sayfa bir Pelit anlatısı olarak başlıyor. İlk başlarda okuru ­  - yani  beni - yoran anlatımlar, ileride anlatının içine sonradan eklenmiş hissi veren bir hikâye ile canlanıyor. Karakterler ise roman için değil, sadece “ana düşünüşün ifadesi”  için yaratılmış öykü karakterleri gibi, öyle ki kimine anlatının sonlarına doğru isim veriliyor. Ama bunu bir eksiklik olarak görmedim.

Bir başka ilginç özellik de şu: sayfayı okurken, bir karakterin cümlesi bitmeden yarım kalıyor, alttaki paragrafın tamamen başka bir karakter/konu olduğunu (sonradan) görerek okuyorsunuz ve birkaç sayfa sonra lafı yarım kalmış karakterimiz kaldığı yerden devam ediyor. Örneğin sayfa 22'deki bir konuşmanın devamını ancak sayfa 24'de bulabiliyoruz. Kimin nerede, ne zaman konuştuğunun/düşündüğünün sıralı olmadığı bir kurgu ile de karşı karşıyayız doğal olarak. Bunlar okurun dikkatini çimdikleyen  unsurlar olarak iyi kullanılmış bence. (evet, hâlâ dikkatsiz bir okurum ve buraya bir gülücük işareti istiyorum) Paragraf sonlarında hiç nokta kullanılmayışı da bu kurguyu destekliyor.

[Cami]’nin ille de yapmak gerekirse konusunu şöyle özetleyebilirim (tabii sayfa 17’den sonrası için) :

Tuhaf  bir kasabanın dokuzgen yapılı tuhaf cenaze evine, bir kız çocuğu gelir ve meydanda bulunan yaban bir genç kız cesedinin örülmek üzere getirileceğini haber verir. Ölü ustasının çırağı bu haberi alan kişidir. Devamla, ölü ustası, çırakları, -ki ileride aralarından birini yerine geçmesi için seçecektir-, ölü ustasının arabacı oğlu, ölüsü bulunan yabancı genç kız (nefti renkli elbiseli, her gün ölen ve dirilen kız) ve çıraklar arasından seçilen usta adayı Hacer çevresinde olay irdelenir, pardon ilerler: “Genç kız kimdir, kalfa seçilen Hacer ölü ustası olmayı kabul ederek dilsiz kalmaya razı olacak mıdır?” gibisinden gerilim unsurları ile birlikte. Bu arada dinlediğimiz bu hikâyenin asıl anlatıcısının kasabaya gelmiş olan genç (mimar) ve onun yanındaki usta çilingir vasıtasıyla, parçalanarak anlatılıyor olduğunu fark ederiz. Bu arada gencin terk ettiği karısının kardeşi ile ve kendisinin kızkardeşine âşık olan bir arkadaşıyla yazışmaları da öykümüzün içine girer.

Anlatının tümünü, olduğu gibi, alt metin, üst kurmaca…aramadan da okuyabiliriz ama ilk 17 sayfa ile Pelit'in dili buna izin vermiyor ve doğrudan araya girdiği cümleler ve sorularla bunu pekiştiriyor.

Bu hikâyenin atmosferi, edebi literatürde "gotik" olarak geçiyormuş ki konuya has gizemli ve gerilimli atmosferin başarıyla yansıtıldığını düşünüyorum.


İlk 17 sayfa ise kapı-kilit-anahtar/ hayat, beden- ölüm-ruh üzerine bir “düşünüş” silsilesi. İnsana ve ölümüne bu üç kavramla yaklaşıyor Pelit. Ki aslında roman da bu konularda. Hikâye de 17 sayfalık bu girişten sonra eklemleniyor anlatıya.

Hikâyeyi irdelemeye devam edersem, parçalı anlatımın yanı sıra Pelit’in kurduğu “düşünme dünyası” da ilginçti her zamanki gibi. Ölüler bu kasabada gömülmüyor da örülüyor, örülüp bir mağarada sergileniyorlar. Neden örmek? Kefenlemek yerine bildiğimiz iplerle sararak ve motif işleyerek örmek? Bilinen diğer cenaze ritüellerine bakarsak ölü, ölüm, ölümün gelişi…gibi konuları, hikâyede ölüyle temas edenler üzerinden (çırak ve ölü ustası) bu kadar uzunca verilebilmesi için böyle bir kurgu mu gerekiyordu, yoksa sadece ölü ile örgü arasındaki ses benzerliği mi hoşa gitmişti, ya da ne? Pelit’in önceki metinlerinde de bizzat ceset ile, başbaşa kalınmış bir ölüyle ilgili “düşünüşleri” vardı. Ölülerin artık başka bir adla adlandırılmaları da bu kasabanın tuhaf bir geleneğidir, örneğin. Yine, kasaba halkının ölü örücülüğünü sanatla ilişkilendirmesi, sanat sayması hatta… Kasabalılar, bekçiden izin alarak da olsa istediklerinde gidip “ölülerini” karşılarında görebilmektedirler. Bu gibi ayrıntılarda “insanın ve toplumun ölümü hayatlarından çıkarmalarına” atıf sezdim.

Ölü evi ise dokuz kapısının da kilitli olduğu, sadece birinin çalıştığı, tabiri caizse, kıldan ince bir anahtarla,ancak ve ancak ölü ustası, dilsiz yaşlı kadının açıp kapadığı tuhaf bir bina. Genç, bulunduğu an itibariyle olaylar  geçmişte kalmış olsa da,çilingirden ısrarla bu yapının ve kilitlerinin hikâyesini öğrenmek istemektedir: Camii olmayan ama cemaati olan ve onların namaz kıldığı bu kasabaya bir cami inşaa etmesini istemiştir (çilingir?) ve bunun karşılığında genç mimar da hikâyeyi öğrenme şartı koşmuştur.

Pelit, ölü evini, ustasını ve çıraklarını anlatırken karanlık (ölü evinde hiç pencere de yoktur zaten), tüm detayları belirgin olmayan, kasvetli, dingin ama tedirgin bir atmosfer yaratmış: Ölüler örülüyor, ölü ustası olmak için gelen çırakların içeride ve dışarıda konuşmaları,soru sormaları dahi yasak, ölü ustası dilsiz (ileride ustalık belgesinin çırağın dilinin kesilmesi olduğunu öğreniyoruz), kapılar kapalı ve kilitli, kilitlerin anahtar girecek yeri yok neredeyse.

Pelit'in dilini anlatabilmek için aşağıdaki alıntılarla devam edelim:

 Başlangıç, s.9:

penceresiz yapılar olabilir. bu garipsenmez. ışığın yapının içinde yadırganacağı durumlar, yapının içini eksilteceği vakitler olabilir, yapıyı yapı olmaktan çıkarıp onu apaçık ölüm parçası haline getirebileceği yaşantılar daha başka, pencereden görüleceklerin yapının havasını bozma ihtimali vardır

kapısı olmayan yapı olmaz. içeri girmeğe yaramasa bile dışarı çıkmağa yarayacak kapı gereklidir. içeriye gireni dışarının sürdüğüne ikna edecek kapı olmalı, içerinin başladığı eşik olmalı. eşik de kapı da mutlaka olmalı yapıda. yanılgıya yer olmamalı: kapı yapının dışarıya en yakın yeri sanılır çoğunluk. her zaman böyle olmaz bu

s.10
kapının yokluğunun gediklik sayılmayacağı yapılarda fazlalık vardır: dışarı. önceden kapısı olan, sonra nedense kapısı yok olan yapılardan söz ediyorum, böyle yapılar söz konusu olduğunda içerde olduğunuzu söyleyemezsiniz, gövdenizin dışında yapı vardır, kapısı olmadığından sizi içinde tutacak havadan yoksundur(…)

s. 11

düşünmeli, bu dünyaya kapı açarak gelinmiyor, yapıya girilmiyor demek, açık biçimde yaşama giriliyor,

insanın soluğu dünyaya değdiği an yaşamı başlıyor, dünyaya çıkılınca, artık işte o vakit kapılardan, girmekten, çıkmaktan söz edilebilir, yapının kapısının olmayışı şunu düşündürür, “ burası artık kimseye ait olamaz”, orada açıklanacak, anlamını yitirecek tek şey olduğu söylenemez. (…)


Pelit -belki de genç mimarımız- bu şekilde yapı-kapı-kilit üzerine düşünmeye başlıyor, düşünüşünde ölüm ortaya çıkıyor. Aslında yapı-kapı-kilit, ruh-beden ikilisi ve ölüm hakkında bir “similasyon” yani benzetim aracı olmaya başlıyor.

Yine sayfa 11’deki gibi, sürekli, kendi düşünce silsilesinin getirdiklerini önümüze koyup gidiyor Pelit:

s. 12
kapısı yok olduğunda, yapının anlamı yok olmuştur, direnemez yapı. dikkat edin yıkılan evlerin çoğu , önce kapılarını yitirir. özelliklerde köylerde,kasabalarda ören yerlerine bakın, damı ufalanıp yok olmuş evin sadece kapı çerçevesi yerindedir. (…) kapının yerinden sökülüp gitmesi ile(…) ya ölenin  gövdesinde götürdüğü, hiç kimseye bırakmadığı,

s.14
(…) ölüm gelir gitmez, demek sadece canı gider insanın, inanılmaz buna, can çıkınca gövde nedir ki, tortu bile değil, tek anı kalmaz gövdede o zaman, (…)
(…)kapının yapının anlamını, yapının içinde tutan unsur olduğu nedense gözden kaçmağa teşne. kapıyı oraya koyan elbette o”şey”in, (o şey nedir acaba?) orada kalmasını istiyordu, o “şey” her neyse orada kalmalı, yapının içine girmemeliydi. eğer istenirse o “şey” içeri sokulabilirdi, kapı böylelikle yapının sınırlarının esnekliğini temin ediyordu.

s.16
ölüm görünmüyor pek, yapılar var. soyutlama yapıldığı sanılabilir. değil, mesele yalın, ele gelir yanı pek yok. (…)

anlatamıyorum, yapının ölümle ilişkisi, (…)

s.17
ama düşününce, kabuğu kırana düşman olursun,senin yapını yok ediyor, yapı dünya ile aranda engel, yapı senin etrafını çevreleyen kültürün şubesi, senin payına düşen, kaderin bu yapı
(…)

s.38 ve s. 40
şurada cami olsa  o zaman allah’la kavga etmeye gider miydim
s.42
burada ölümle değil ölülerle ne yapılacağı düşünülmüş hep.

Kılıf ve ayna da metinde üzerinde durulan “kelimeler”den:

aynaya niçin bakar  insan… s.47
aynaya    anahtar muamelesi ediliyor, apaçık bu …

s.48’de, birdenbire Ankara Kızılay’da bir durakta beklerken aynasını çıkarıp makyaj yapan bir kızdan bahseder, anlatıcı. İlk kez belli ve gerçek  bir yer adı geçmiştir.

Her ölümünden sonra tekrar dirilen kız karakteri ise uykunun küçük ölüm olarak adlandırılışını aklıma getirdi. Bu noktada, R. Özdenören'in bir röportajda cevaplamayı reddettiği soru ile o sorunun kendi hayatımdaki karşılığı aklıma geldi ki metnin kimi yerlerindeki ruhun bedene giriş ve çıkışı hakkındaki soru-işaretlerle ilintilendirdim…

Gözüme çarpan birkaç  "postmodern" kinaye

metin’in dilini çözmek için devam etmeliydi hikâyeye. (çilingir, yanındaki genç adam için.) s.63

 “şimdi sen anlattığım hikâyeyi kilit olarak görüyorsun, nasıl açacağını düşünüyorsun, bu kilidin anahtarının hikâyenin neresinde olduğunu  bulmak istiyorsun, (…)s. 79


5.{CAMİ}

Burada [Cami]'deki üslubun aynen korunduğunu görmekle birlikte metnin kişiler üzerinden daha çok akmasıyla bir hafifleme söz konusuydu. (Ya da metne alıştım.)

Hülya, onun annesi, babası, Hülya'nın kaldığı evini inşa eden (kocası) ve onun babası… evin, içindeki herbir kişi için farklı manalara gelebileceği… Hülya'nın doktoru, doktorun sevgilisi, doktorun annesi…bunların metin ilerledikçe ancak anlaşılmaları ve tüm bunları ilk metinde yerlerine yerleşmeye çalışan ama içinden gelen bir sese uyup bunu tam olarak başaramayan bir okur, yani ben. (Bunda yazarın başlangıçta şart koştuğu iki ayrı kişinin aynı anda, karşılıklı olarak yapması gereken okumayı yapmamış olmamın ilgisi var mı bilemiyorum.) Bu bağlamda kimi detayların [Cami]'dekilerle örtüşmesini ekleyeyim; halıdaki kırmızı çiçek desenin örülen genç kızın alnında da işlenmiş olması, ölüp dirilen yabancı kızın nefti elbisesi ile Hülyanın yeşil elbisesi (istenmeyen gelinler), doktorun beş asistanı ile ölü örücünün beş çırağının oluşu, evin dokuz kapısı ile ölü evinin dokuzgen yapıda olması gibi.

Ölüm içinde doğum ve anne-bebek ilişkisi hakkında düşünme, burada da önemli bir yer tutuyor, Pelit'in diğer metinlerinde olduğu gibi.

İnsan refleks ve hareketlerini yakalamada ve bunların ardına düşünceler yerleştirmede iyi bir gözlemci olduğunu düşündüm Pelit'in:

"…diğer asistanlara işaret ediyor doktor, çıkıyorlar kapının dışına, çömeliyor hepsi, hepsi yüzlerini elleriyle kapıyor, ölüm sanki şimdi yüzlerine mi gelecek nedir (s.78)

Her iki anlatıda da "şey" olarak geçen şeye de dikkat edilmeli sanırım, ben pek yoğunlaşamadım. (Buraya da bir gülücük işareti istiyorum.)

Metin "kim-kim" sorunsalında yorucu geldi bana. Buna takılmadan okumak ve Pelit'in düşünce dünyası ve şaşırtıcı bakış açısı ile önüme koyduklarını düşünmek daha iyi olacaktır sanırım.

6. SONUÇ

Yorucu bir metinle karşı karşıyaydım. Yoruldum. Ama okuduğuma pişman değilim.

Ve her iki anlatının da bitiş cümlesi olan cümle ile bitiriyorum:

kapıyı kapatıyor.





[1] A.Şimşek, Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme, Kanguru Yayınları



* İlk kez şurada yayınlanmıştır: http://www.kirkincikapi.com/cami-cami/

2 yorum:

  1. mükemmel bir analiz yapmışsın eline sağlık...okumam farz kitaplardan biri oldu benim için bu güzel yazını okuduktan sonra.

    bu arada istanbula gelmiş de dönmüşsün..son dönemde blog okumalarıma ara vermiştim kaçırmışım bu bilgiyi..ben gelirim belki ziyaretine:)

    YanıtlaSil
  2. Beklerim,gezmeye ve gezdirmeye bol vaktim var nasılsa :pp
    Bir daha İstanbula geldiğimde açık blogger buluşması düzenleyeceğim. İzmirde küçük bir grubumuz zaten var, görüştüğümüz, İstanbulu da halledelim :p

    YanıtlaSil

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)