Oscar Wilde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oscar Wilde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

OSCAR WILDE VE MUM IŞIĞI CİNAYETLERİ

Sel yayınlarından bugüne kadar ne okudumsa tat alamadım. Sanki "second grade" kitaplar basıyor :)

Neyse, bu kez okuduğum kitap fena bir polisiye değildi. Basım ve çevirideki hataları saymazsak tabii.

DORIAN GRAY'İN PORTRESİ NE ANLATIYOR?


Sadece zevk alarak, hayatı kuralsız ve sorumsuz yaşayarak tecrübe etmek, başkalarını düşünmeden, onları kendi dertlerine bırakarak, kendi hareketlerinin başkaları üzerindeki sonuçlarının sorumluluğunu almadan, hatta böyle bir etkilenimin varlığını bile kabul etmeden...

DE PROFUNDIS / EPISTOLA: IN CARCERE ET VINCULIS*


* (Hücrede ve zincire vurulmuş olarak)

Sevgili Bossie,
Uzun ve sonuçsuz bir beklemeden sonra, sana kendim yazmaya karar verdim; hem benim için iyi olacak bu, hem de senin için;  çünkü cezaevinde iki uzun yılımı senden tek bir satır ya da herhangi bir haber ya da bilgi almadan (bana acı verenleri saymıyorum) geçirmiş olduğumu anımsamak hiç de hoşuma gitmeyecekti.

Kötü talihli, acınası dostluğumuz, benim yıkımımla ve toplumca aşağılanmamla sonuçlandı; ama geçmişteki tutkunluğumuzun anısı, sık sık yokluyor beni; bir zamanlar sevinin kalbimde tuttuğu yeri şimdi sonsuza dek nefretin, burukluğun, küçümsemenin alabileceği düşüncesi, bana acı veriyor; sen, mektuplarımı benden izinsiz yayımlatmak ya da isteğim dışında bana şiirler adamak yerine, cezaevinin yalnızlığına gömülen bana mektup göndermenin daha iyi olduğunu, sanırım, anlayacaksın; ama gerçekte senin, yanıt vermek ya da benden istekte bulunmak için, üzüntü ya da tutku yansıtan, pişmanlık ya da ilgisizlik belirten sözcüklerden hangilerini seçeceğini kimse bilemez.

Kuşku duymadığım bir şey daha: hem senin yaşamından, hem  benim yaşamımdan ve hem geçmişten, hem gelecekten,hem acıya dönüşmüş tatlı şeylerden,hem mutluluğa dönüşebilecek acı şeylerden söz etmek zorunda kaldığım bu mektupta senin kendini beğenmişliğini derinden yaralayacak çok şey var. Böyle bir şey olursa, mektubu baştan sona tekrar ve tekrar oku ki senin kendini beğenmişliğini öldürebilsin. (…)

Böyle başlıyor Oscar Wilde meşhur De Profundis’e. Kendi koyduğu adla Epistola’ya (Hıristiyan azizlerinin dinî içerikli mektuplarına bu ad verilirmiş).  

Böyle sitemkâr bir açılışla girdiği mektup Lord Alfred Douglas’a, çöküşünün sebebi olarak gösterdiği “dostuna” yazılmış, bilindiği üzere. Onun çılgın isteklerine nasıl boyun eğdiğine şaşarak kendini de suçlu bulan Wilde uzun uzun yazıyor,hapishaneden, tamamı 1960’da ancak yayınlanmış olan bu mektubunda.

Bu suçlandırma-sitemlerin yanı sıra hapishane hayatının kendi bakış açısına getirdiklerini de çözümlüyor, anlatıyor Wilde. Yine uzunca bir kısmında İsa (hz.)’nın nasıl sadece varlığıyla estetik abidesi olduğu tezini açıklıyor.

Kendisinin  sanat anlayışına dair yazdıkları sebebiyle bile okunacak bir eser olmuş bu mektup. Zaten sık sık başta Dorian Gray’in Portresi olmak üzere eserlerine atıfta bulunup açıklamalar yapıyor. Kaldı ki Lord Douglas ile olan üç yıllık ilişkisini anlattığı kısımlar bile bir roman havasında; zira bir hayatın – hem de böylesine ünü dorukta iken bir sanatçının hayatının-  tek taraflı olsa da anlatımı başlı başına bir “hikâye”.

Üstelik bu hikâye tam anlamıyla  genç, bencil ve şımarık sevgilisi için servetini ve ününü harcayıp üstelik sanatını icra edemeyen, dibe vuran aşık hikâyesi, üstüne “hapisliğin” getirdiği olgunlaşma, bir nevi derviş düşünceleri. Önsözde de dendiği gibi; lanetli ermiş! İsa’ya “estetik” açıdan bir hayranlık (buraları kavrayamadığımı itiraf edeyim, el yordamıyla işte,belki ikinci okuyuşaJ) ama kiliseye,topluma, her türlü kurala ve sıradanlığa karşı oluş; ün ve servetini kaybetmenin ve gururun incinmesinin sebep olduğu acıların tazeliğini kaybetmemesi, iflas, çocuklarından ayrılmasının derin kederi vb. ile satır aralarında parlayıp geçen kibir ve ego, ama bir kabulleniş ve  hayatın “bu tarafının” yani kederin, sanatçıyı yücelten ve olgunlaştıran asıl şey olduğunu keşfettiğini söyleyiş… Böyle ithamkâr ve sitemkâr bir mektuptan sonra yine yıkımcı sevgiliye dönüş… Çelişkiler…Ha bir  de Yunan  sanatı hayranlığı.

Üsluba gelirsek elbetteki Wilde gibi bir sanatçıdan  güzel bir “edebi” mektup (her ne kadar kendisi bunu bu amaçla yazmadıysa da) bekliyorduk ama umduğumdan daha güzel çıktı. Cümleciklerle bağlı uzun, devrik yapının hakim olduğu bir dil. Tabii çevirmenin iyi iş çıkardığını anlayabiliyoruz.
 Kitabın adı :Mektup; De Profundis
Yazarı: O. Wilde
Çeviren: Yaşar Günenç
Yayınevi: Yaba
Basım tarihi: 1996
Not: Yazımın devamı uzun alıntılar içermektedirJ

OSCAR WILDE'DAN BÜYÜKLERE DE MASALLAR

İskenderiye Kütüphanesi.com’dan, zamanın birinde indirdiğim e-kitap Oscar Wilde Öyküler. Ekrandan okumayı sevmediğim ama yazıcım da rahmetli olduğu için yine de okuduğum bu öyküleri çeviren Nurettin Sevin.( Türkçe karakterlere çevirmek için de ben epey bir ter döktüm. Ama hasta yatağımda daha iyi bir uğraş yoktu:))

Öyküler deniyor ya bunlar düpedüz masal. Tabii büyüklere de hitap eden, Wilde’ın kendi süzgecinden geçirdiği masallar. Masalların hemen hepsi doğu kökenli olduğundan ve iyi hasletleri tavsiye, kötülerinden men niteliğinde olduğu için tanıdık. Hakanlar,saraylar,peçeli kadınlar, tavus kuşlu bahçeler gibi oryantalist tasvirlerle bezeli zengin bir cümbüş…ama masalların ortalarına doğru bunların Wilde’ın düşünceleri ve üslubu içinde dekor olarak kalıyorlar. İğneli üslup gözden kaçmıyor bu masallarda, zamanının toplumsal adetlerine, kapitalizme vb.ne karşı…

Ama yeğenlerime rahatlıkla okuyabileceğim masallar. Sonlarındaki karamsar bitiriş cümleleri hariç:)


Wiki’ye baktım, bu öyküler orada “fairy stories” olarak anılmış ve 1888’de basılmışlar: Happy Prince and Other Stories.


BÜLBÜL VE GÜL, neredeyse tamamen bizdeki gül- bülbül motifi üzre kurulmuş. Masalın sonunda bülbülün kanı canı pahasına büyüttüğü al gülün aşık elinden nasıl çöpe gittiğini okumak hüzünlendirmiyor değil, Wilde bu sonu da kara mizah bir paragrafla hazırlamış.

MUTLU PRENS:

Mutlu Prens (heykeli) ile kırlangıcın öyküsü. Benim en hoşuma giden kırlangıcın saza aşık olması ve prense gezip gördüğü yerleri anlatmasıydı:

“Sözü döndürüp dolaştırmaktan hoşlanmayan Kırlangıç, "Sizi seveyim mi?" dedi. Saz da yerlere dek eğildi. Bunun üzerine Kırlangıç kanatlarını suya değdire değdire gümüş halkalar çizerek onun çevresinde döndü, döndü. Bu onun yanıp yakılmasıydı ve bütün yaz sürdü. Öteki kırlangıçlar, "Gülünç bir ilgi; parası yok, sonra soyu sopu da kum gibi," diye cıvıldadılar. Doğrusu ırmak da sazlarla dopdoluydu. Sonra güz gelince hepsi uçup gitti.

Onlar gittikten sonra Kırlangıç pek yalnız kaldı ve sevgilisinden bıkmaya başladı, "Hiç konuşmuyor," dedi, "Sanırım hoppalığı da var, çünkü hep rüzgârla cilveleşiyor." Rüzgârın her esişinde saz kesin en zarif iltifatlarını yağdırırdı. "Evine böyle bağlı olmasını kabul ederim..." diye sürdürdü konuşmasını, "... ama ben gezmeye bayılırım, dolayısıyla karım da gezmeden hoşlanmalı." Sonunda ona, "Benimle geliyor muşun?" diye sordu; saz başını yükarı kaldırdı. Evine pek bağlıydı. Kırlangıç, "Sen beni oyaladın. Ben piramitlere gidiyorum, hoşcakal!" diye haykırıp uçtu.

Bütün gün uçtu, geceleyin kente vardı; "Acaba nereye insem? Umarım kent benim için hazırlıkta bulunmuştur," dedi. Sonra yüksek sütunun üstündeki yontuyu gördü.

"Burada kalırım. Bol havalı, çok güzel bir yer" diye Mutlu Prens'in tam ayaklarının arasına kondu. Çevresine bakınıp uyumaya hazırlanırken, kendi kendisine yavaşça, "Yatak odam altından," dedi; ama, tam başını kanadının altına koyarken, üstüne iri bir su damlası düştü. "Ne tuhaf şey, gökte bir tek bulut yok, yıldızlar parıl parıl parlıyor da gene yağmur yağıyor. Avrupa'nın kuzeyinde iklim doğrusu pek kötüymüş," diye haykırdı; "Saz yağmurdan hoşlanırdı, ama bu onun bencilliğinden başka bir şey değildi."