* (Hücrede ve zincire vurulmuş olarak)
Sevgili Bossie,
Uzun ve sonuçsuz bir beklemeden sonra, sana kendim yazmaya karar verdim; hem benim için iyi olacak bu, hem de senin için; çünkü cezaevinde iki uzun yılımı senden tek bir satır ya da herhangi bir haber ya da bilgi almadan (bana acı verenleri saymıyorum) geçirmiş olduğumu anımsamak hiç de hoşuma gitmeyecekti.
Kötü talihli, acınası dostluğumuz, benim yıkımımla ve toplumca aşağılanmamla sonuçlandı; ama geçmişteki tutkunluğumuzun anısı, sık sık yokluyor beni; bir zamanlar sevinin kalbimde tuttuğu yeri şimdi sonsuza dek nefretin, burukluğun, küçümsemenin alabileceği düşüncesi, bana acı veriyor; sen, mektuplarımı benden izinsiz yayımlatmak ya da isteğim dışında bana şiirler adamak yerine, cezaevinin yalnızlığına gömülen bana mektup göndermenin daha iyi olduğunu, sanırım, anlayacaksın; ama gerçekte senin, yanıt vermek ya da benden istekte bulunmak için, üzüntü ya da tutku yansıtan, pişmanlık ya da ilgisizlik belirten sözcüklerden hangilerini seçeceğini kimse bilemez.
Kuşku duymadığım bir şey daha: hem senin yaşamından, hem benim yaşamımdan ve hem geçmişten, hem gelecekten,hem acıya dönüşmüş tatlı şeylerden,hem mutluluğa dönüşebilecek acı şeylerden söz etmek zorunda kaldığım bu mektupta senin kendini beğenmişliğini derinden yaralayacak çok şey var. Böyle bir şey olursa, mektubu baştan sona tekrar ve tekrar oku ki senin kendini beğenmişliğini öldürebilsin. (…)
Böyle başlıyor Oscar Wilde meşhur De Profundis’e. Kendi koyduğu adla Epistola’ya (Hıristiyan azizlerinin dinî içerikli mektuplarına bu ad verilirmiş).
Böyle sitemkâr bir açılışla girdiği mektup Lord Alfred Douglas’a, çöküşünün sebebi olarak gösterdiği “dostuna” yazılmış, bilindiği üzere. Onun çılgın isteklerine nasıl boyun eğdiğine şaşarak kendini de suçlu bulan Wilde uzun uzun yazıyor,hapishaneden, tamamı 1960’da ancak yayınlanmış olan bu mektubunda.
Bu suçlandırma-sitemlerin yanı sıra hapishane hayatının kendi bakış açısına getirdiklerini de çözümlüyor, anlatıyor Wilde. Yine uzunca bir kısmında İsa (hz.)’nın nasıl sadece varlığıyla estetik abidesi olduğu tezini açıklıyor.
Kendisinin sanat anlayışına dair yazdıkları sebebiyle bile okunacak bir eser olmuş bu mektup. Zaten sık sık başta Dorian Gray’in Portresi olmak üzere eserlerine atıfta bulunup açıklamalar yapıyor. Kaldı ki Lord Douglas ile olan üç yıllık ilişkisini anlattığı kısımlar bile bir roman havasında; zira bir hayatın – hem de böylesine ünü dorukta iken bir sanatçının hayatının- tek taraflı olsa da anlatımı başlı başına bir “hikâye”.
Üstelik bu hikâye tam anlamıyla genç, bencil ve şımarık sevgilisi için servetini ve ününü harcayıp üstelik sanatını icra edemeyen, dibe vuran aşık hikâyesi, üstüne “hapisliğin” getirdiği olgunlaşma, bir nevi derviş düşünceleri. Önsözde de dendiği gibi; lanetli ermiş! İsa’ya “estetik” açıdan bir hayranlık (buraları kavrayamadığımı itiraf edeyim, el yordamıyla işte,belki ikinci okuyuşaJ) ama kiliseye,topluma, her türlü kurala ve sıradanlığa karşı oluş; ün ve servetini kaybetmenin ve gururun incinmesinin sebep olduğu acıların tazeliğini kaybetmemesi, iflas, çocuklarından ayrılmasının derin kederi vb. ile satır aralarında parlayıp geçen kibir ve ego, ama bir kabulleniş ve hayatın “bu tarafının” yani kederin, sanatçıyı yücelten ve olgunlaştıran asıl şey olduğunu keşfettiğini söyleyiş… Böyle ithamkâr ve sitemkâr bir mektuptan sonra yine yıkımcı sevgiliye dönüş… Çelişkiler…Ha bir de Yunan sanatı hayranlığı.
Üsluba gelirsek elbetteki Wilde gibi bir sanatçıdan güzel bir “edebi” mektup (her ne kadar kendisi bunu bu amaçla yazmadıysa da) bekliyorduk ama umduğumdan daha güzel çıktı. Cümleciklerle bağlı uzun, devrik yapının hakim olduğu bir dil. Tabii çevirmenin iyi iş çıkardığını anlayabiliyoruz.
Kitabın adı :Mektup; De Profundis
Yazarı: O. Wilde
Çeviren: Yaşar Günenç
Yayınevi: Yaba
Basım tarihi: 1996
Not: Yazımın devamı uzun alıntılar içermektedirJ