2 Kasım 2011

DE PROFUNDIS / EPISTOLA: IN CARCERE ET VINCULIS*


* (Hücrede ve zincire vurulmuş olarak)

Sevgili Bossie,
Uzun ve sonuçsuz bir beklemeden sonra, sana kendim yazmaya karar verdim; hem benim için iyi olacak bu, hem de senin için;  çünkü cezaevinde iki uzun yılımı senden tek bir satır ya da herhangi bir haber ya da bilgi almadan (bana acı verenleri saymıyorum) geçirmiş olduğumu anımsamak hiç de hoşuma gitmeyecekti.

Kötü talihli, acınası dostluğumuz, benim yıkımımla ve toplumca aşağılanmamla sonuçlandı; ama geçmişteki tutkunluğumuzun anısı, sık sık yokluyor beni; bir zamanlar sevinin kalbimde tuttuğu yeri şimdi sonsuza dek nefretin, burukluğun, küçümsemenin alabileceği düşüncesi, bana acı veriyor; sen, mektuplarımı benden izinsiz yayımlatmak ya da isteğim dışında bana şiirler adamak yerine, cezaevinin yalnızlığına gömülen bana mektup göndermenin daha iyi olduğunu, sanırım, anlayacaksın; ama gerçekte senin, yanıt vermek ya da benden istekte bulunmak için, üzüntü ya da tutku yansıtan, pişmanlık ya da ilgisizlik belirten sözcüklerden hangilerini seçeceğini kimse bilemez.

Kuşku duymadığım bir şey daha: hem senin yaşamından, hem  benim yaşamımdan ve hem geçmişten, hem gelecekten,hem acıya dönüşmüş tatlı şeylerden,hem mutluluğa dönüşebilecek acı şeylerden söz etmek zorunda kaldığım bu mektupta senin kendini beğenmişliğini derinden yaralayacak çok şey var. Böyle bir şey olursa, mektubu baştan sona tekrar ve tekrar oku ki senin kendini beğenmişliğini öldürebilsin. (…)

Böyle başlıyor Oscar Wilde meşhur De Profundis’e. Kendi koyduğu adla Epistola’ya (Hıristiyan azizlerinin dinî içerikli mektuplarına bu ad verilirmiş).  

Böyle sitemkâr bir açılışla girdiği mektup Lord Alfred Douglas’a, çöküşünün sebebi olarak gösterdiği “dostuna” yazılmış, bilindiği üzere. Onun çılgın isteklerine nasıl boyun eğdiğine şaşarak kendini de suçlu bulan Wilde uzun uzun yazıyor,hapishaneden, tamamı 1960’da ancak yayınlanmış olan bu mektubunda.

Bu suçlandırma-sitemlerin yanı sıra hapishane hayatının kendi bakış açısına getirdiklerini de çözümlüyor, anlatıyor Wilde. Yine uzunca bir kısmında İsa (hz.)’nın nasıl sadece varlığıyla estetik abidesi olduğu tezini açıklıyor.

Kendisinin  sanat anlayışına dair yazdıkları sebebiyle bile okunacak bir eser olmuş bu mektup. Zaten sık sık başta Dorian Gray’in Portresi olmak üzere eserlerine atıfta bulunup açıklamalar yapıyor. Kaldı ki Lord Douglas ile olan üç yıllık ilişkisini anlattığı kısımlar bile bir roman havasında; zira bir hayatın – hem de böylesine ünü dorukta iken bir sanatçının hayatının-  tek taraflı olsa da anlatımı başlı başına bir “hikâye”.

Üstelik bu hikâye tam anlamıyla  genç, bencil ve şımarık sevgilisi için servetini ve ününü harcayıp üstelik sanatını icra edemeyen, dibe vuran aşık hikâyesi, üstüne “hapisliğin” getirdiği olgunlaşma, bir nevi derviş düşünceleri. Önsözde de dendiği gibi; lanetli ermiş! İsa’ya “estetik” açıdan bir hayranlık (buraları kavrayamadığımı itiraf edeyim, el yordamıyla işte,belki ikinci okuyuşaJ) ama kiliseye,topluma, her türlü kurala ve sıradanlığa karşı oluş; ün ve servetini kaybetmenin ve gururun incinmesinin sebep olduğu acıların tazeliğini kaybetmemesi, iflas, çocuklarından ayrılmasının derin kederi vb. ile satır aralarında parlayıp geçen kibir ve ego, ama bir kabulleniş ve  hayatın “bu tarafının” yani kederin, sanatçıyı yücelten ve olgunlaştıran asıl şey olduğunu keşfettiğini söyleyiş… Böyle ithamkâr ve sitemkâr bir mektuptan sonra yine yıkımcı sevgiliye dönüş… Çelişkiler…Ha bir  de Yunan  sanatı hayranlığı.

Üsluba gelirsek elbetteki Wilde gibi bir sanatçıdan  güzel bir “edebi” mektup (her ne kadar kendisi bunu bu amaçla yazmadıysa da) bekliyorduk ama umduğumdan daha güzel çıktı. Cümleciklerle bağlı uzun, devrik yapının hakim olduğu bir dil. Tabii çevirmenin iyi iş çıkardığını anlayabiliyoruz.
 Kitabın adı :Mektup; De Profundis
Yazarı: O. Wilde
Çeviren: Yaşar Günenç
Yayınevi: Yaba
Basım tarihi: 1996
Not: Yazımın devamı uzun alıntılar içermektedirJ


(…) Entelektüel bir yanı olmayan bir dostluğa izin verdiğim için kendimi suçluyorum; güzel şeyler yaratmak ve düşlemek  amacına yönelik olmayan bu dostluk, yaşamıma tümüyle egemen  olmuştu. Daha başlangıçtan aramızda büyük bir uçurum vardı. Okul yıllarında tembeldin, üniversitede ise tembelden beterdin. Bir sanatçının,hele benim gibi birinin iyi yapıt vermesinin, kişilik yoğunlaşmasına bağlı olduğunu; sanatının gelişmesi için, düşünmenin ve tasarlamanın, entelektüel bir atmosferin, sessizliğin,dinginliğin, yalnızlığın gerekli olduğunu sen anlayamıyordun.Bitirmiş olduğum yapıtlarıma hayranlık duyuyordun;ilk oynandıkları gecenin parlak başarıları ve bunun ardından gelen görkemli şölenler, hoşuna gidiyordu; böylesine ünlü bir sanatçının yakın dostu olmak sana, doğal olarak, kıvanç veriyordu;ama bir sanat yapıtının üretilmesini olanaklı kılan koşulları kavrayamamıştın. Birlikte olduğumuz tüm zaman boyunca tek bir satır yazmadığımı sana anımsatırken, sanatsal abartma yapmıyorum; mutlak bir gerçeği dile getiriyorum.(…) [s:11]

(…) Seninle dostluğumun korkunç sonuçlarından söz etmiyorum daha. Yalnızca,onun bittiği sıradaki niteliğini düşünüyorum. Entelektüel açıdan beni geriletti. Sanatçı yaradılışı, tohum halinde vardı sende. Ama ben seninle ya çok geç karşılaştım ya da çok erken; bilmiyorum hangisi.sen uzaktayken işlerim yolunda gidiyordu. Yani seni İngiltere’nin dışına göndermesi için anneni kandırmayı başardığım Aralık ayı başlangıcında, hayal gücümün yırtılmış, kördüğüm olmuş ağını onardım, yaşamımı yeniden kendi ellerime aldım ve An Ideal Husband’ın öbür üç perdesini bitirmekle kalmadım, çok farklı nitelikte olan Florentine Tragedy ve La Sainte Courtisane oyunlarını tasarlayıp neredeyse bitirdim. (…) [s:13]

(…)Seni özel olarak çağırdığım zamanların dışında, evimden ve odalarımdan uzak tutmalıydım. Zayıflığımı bahane etmeden,kendimi lanetliyorum. Zayıflıktan başka bir şey değildi bu. Sanat’la birlikte geçirdiğim yarım saat, seninle geçen günlerimden daha yararlı olmuştur bana hep. Aslında, hayatımın hangi döneminde olursa olsun, benim gözümde hiçbir şey Sanat’a kıyasla en küçük bir değere bile sahip değildi. Ama bir sanatçı için zayıflık bir cinayettir; hayal gücünü felce uğratan bir zayıflıksa bu. [s:13-14]

Mektup boyunca bunun gibi pek çok bölüme ve tarihleriyle detaylandırılmış pek çok olayın anlatımına şahit oluyoruz. Wilde, iki yıllık o kısa ama kendi deyimi ile yıkımını hazırlayan geçmişin gözden geçirmesini ve muhasebesini yapıyor,hem maddi,hem de manevi yönlerden. Ve (türü nasıl olursa olsun J) insan ilişkilerindeki temel iki noktaya değiniyor; çiftlerin denkliği ve iletişim :

(…)Kimi zaman, insanın, masasını şarap ve güllerle kırmızıya boğması, güzel bir şeydir; ama sen, yemekte ve içmekte sınır tanımıyordun. Kabaca istiyor, teşekkür etmeden alıyordun. Öyle ki geçimini benim paramla sürdürmeye ve hiç alışık olmadığın ölçüde lüks bir yaşantı için savurganlık yapmaya bir tür hakkın olduğunu düşünür hale gelmiştin; işte bu yüzden doyumsuzluklarına bir sınır koymadın; en sonunda Algiers Casino gibi yerlerde kumar oynayıp kaybettiğinde sadece bir telgraf çekiyordun Londra’ya, bana, yitirdiğin para kadar bir miktarı bankadaki hesabına yatırmamı isteyerek; ondan sonra da bu konuyu bir daha düşünmüyordun.(…) [s:14 ]

(..) Sana tutkundum. Bu yüzden geri dönmene izin verdim,seni bağışladım. Ama üç ay sonra, Eylülde aynı tür olaylar yeniden başladı; bunların nedeni ise, kalkıştığın Salome çevirisindeki öğrenci acemiliklerini sana göstermiş olmamdı.(…) Gelgelelim, o zaman bunu anlamadın ve bana bu konuda yazdığın öfkeli mektuplarından birinde, bana “hiçbir düşünsel ve kültürel borcun olmadığını” bildirdin.(…)bana yazmış olduğun tek  doğru, yalansız tümce…Sana kültür düzeyi daha düşük bir insanın daha iyi uyum göstereceğini anladım. Bunu, öfkeye kapıldığım için söylemiyorum; arkadaşlığımızın bir gereği olarak belirtiyorum. İster evlilik olsun, ister arkadaşlık, dostluğun harcı konuşmadır; konuşma ise ortak bir temele dayanmalıdır; ama kültür düzeyleri arasında büyük farklılık bulunan iki insanın sahip olacağı ortak temel, ortak ilgiler ancak en düşük düzeyde olabilir.(…) [s:20]

Bossie’ye olan “tutkunluğunu” zaafı, kendi zayıflıklarının sonucu olarak kabul etmesi:

Kişiliğin temeli, iradeli olmaktır; benim irademse seninkine bağımlıydı. (…) Senin için, yanlış da olsa duyduğum derin sevgi yüzünden; öfkelenmeye yatkın huyundaki bozukluklara karşı büyük bir acıma duyduğumdan; herkesçe bilinen iyi yaradılışım ve Keltler’e özgü olan uyuşukluğum yüzünden; bir sanatçı olarak, çirkin sözlere ve kaba sahnelere beslediğim nefret yüzünden; o zamanki yaradılışımın  bir özelliği diyebileceğim, herhangi bir dargınlığa dayanma güçsüzlüğümden dolayı (…) işte çok basit sayılabilecek bu nedenlerle, sana hep boyun eğmiştim. [s:16-17 vd.]

Ve Bossie’nin babası Marki  Douglas kadar annesinin de suçları ortaya konur:

(…) Annen, soyaçekiminin  sana korkunç bir miras bıraktığını elbette biliyordu; saklamaksızın, ama ürküntüyle bu gerçeği vurgularken, “çocuklarımın içinde, Douglas’ın kötü yaradılışını soyaçekimle devralan tek kişi” diye yazıyordu senin hakkında. (…)Bu yüzden seninle dışarıda buluşmamamı özellikle rica ediyordu benden. Ona hemen bir cevap yazdım; mektubunun her sözcüğüne katıldığımı bildirdim.(…) Seninle ilişkimi kesmeyi iyice kafama koymuştum.(…) Aradan üç ay geçti; derken bir gün annen, kendi yaradılışının bir özelliği olan  acınası bir irade  güçsüzlüğüyle, benim hayatımın trajedisinde senin babanın saldırganlığından daha az yıkıcı olmayan iradesizliğiyle, gerçekten de bir mektup yazdı bana (bunu senin kışkırtmanla yaptığından elbette kuşku duymamıştım); senin, benden haber almayı çok istediğini belirtti (…) [s:24 vd.]

Sanata, sanatına düşkünlüğü:

(…) Sanatımın, benim için ne anlam taşıdığını biliyordun; kendimi önce kendime, sonra da tüm dünyaya anlattığım başlıca  görkemli araçtı o.(…) [s:42 vd.]

Evlat sevgisi:

(…) Cyril’den ayrılma düşüncesine dayanamıyordum; benim tatlı, güzel, sevimli çocuğum, aynı zamanda benim en yakın arkadaşım, bütün yoldaşlarımdan daha değerli yoldaşımdı; onun küçücük altın başının bir teli, benim gözümde, tepeden tırnağa senden demeyeceğim ama koca dünyanın tüm topazlarından daha değerli olmalıydı; gerçekten de öyleydi her zaman, her ne kadar ben bunu çok geç anlamış olsam da. (…)[s:48 vd]


Medrese-i Yusufiye derler İslam âlimleri hapishane için. Wilde da bu tür değilse de bir tecrübe yaşıyor hapis hayatı boyunca :

 (…)Cezaevinde öğrenilen gerçeklerden bir tanesi şu: Her şey, ne ise odur ve olacağına varır. [s:53]
(…) Mutluluk, zevk ve başarı, kaba tanecikli ve kalın lifli bir dokuda olabilir; ama üzüntü, yaratılmış şeylerin en duyarlısıdır. Düşünce dünyasında devinen hiçbir şey yoktur ki üzüntü onun içinde müthiş ve güçlü bir nabız gibi atmasın.(…) [s.56 ]

(…) Ben bunlarda gizli büyük gerçeği kabule ya da onaylamaya kesinlikle yanaşmıyordum. (…) Ama artık biliyorum ki insanın en yüce duygusu olan keder, büyük sanatın hem modelidir,hem ölçütü. [s:74 vd.]

Sanat görüşlerinden:
(…) Çağdaş sanatta atmosfer böylesine önemlidir. Çağdaş yaşam, karmaşık ve görecelidir; bunlar onun iki ayırt edici özelliğidir; birinci özelliğini sanata yansıtmak için bol ayrıntılı, zengin çağrışımlı, yeni bakış açıları sağlayan bir atmosfere gereksinmemiz vardır; ikincisi içinse bir arka plan gereklidir. (…) [s:58]

Kibirliliği:

(…)Ben ki bir zamanlar o dünyanın kralıydım ve kralı olarak kalacaktım eğer bayağı tutkuların ilkel dünyasına kendimi  kaptırmasaydım, aşağılık doyumsuzluklara, bitmek bilmez arzulara tutulmasaydım(…) [s:60]

Yine de aşkı:

(…)Sen cezaevine düşseydin (…) seni karanlıkta ve yalnızlık içinde tüketmeye bırakır mıydım sanıyorsun? (…) [s:60]

Daha kitabın yarısına geldik ama altı çizili yerler bitmedi. Kasmayalım J

4 yorum:

  1. Ben seneler önce bu kitabı ilk elime aldığımda biraz da atlayarak okumuştum. Ama sonradan Wİlde'ın bir kaç kitabını okuduktan sonra tekrar okuduğumda büyük keyif aldığımı anımsıyorum.

    YanıtlaSil
  2. Aynen öyle, güzel bir kitap. Wilde'ın bir nevi otobiyografisi, tabii birkaç yılı kapsayan:)

    YanıtlaSil
  3. Ne tesadüf ki, ben de çok kısa bir süre önce bir Oscar Wilde biyografisi okudum. Bu kitabı da ardından okumayı düşünüyordum.
    Önden mektubun kısaltılmış haliyle basıldığını, ve uzun yıllar tam metnin bu kadar sanıldığını yazıyor kitap. Lord Alfred Douglas'ın tam metni gördükten sonra Wilde'a büyük bir kin beslediğini öğrendim.
    Güzel bir kitap, darısı başıma. :)

    YanıtlaSil
  4. kesinlikle okumalısın.
    evet,çok sitem ediyor ve küçümsüyor onu, ama tam olarak vazgeçmiş değil ondan:)

    YanıtlaSil

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)