Aşk -Sevgi- Evlilik Vesaire etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk -Sevgi- Evlilik Vesaire etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Vazgeçmem Senden Bin Keder Versen De Bana...

          Fariğ Olmam ( tıkla- dinle)



         Ne güzel sözler, ne güzel beste ve icra...

Teşekkürler Ayangil Orkestrası, teşekkürler Yalçın Tura

İLK SEVGİLİ

Çok iyi, harika bir kadın/adam olduğundan değil onu gözümüzde önemli/ değerli/aziz/ unutulmaz bir hatıra kılan.

İPİL İPİL SEVDALAR

Böyle bir sevdayı anlamak benim için hep zor oldu.

Aşk, sevgi, cinsellik üzerine filozoflardan inciler

Sponville: " Kollarımla sardığım, az sonra haz alacak ya da ölecek bu kadın/erkeğin ne hissettiğini nasıl bilirim?" Bilinemez. Seks ya da ölümle doğru dürüst iletişim kurulamaz. 

Masum cinsellik yoktur.
Haz almayı arzulamak ile ötekini arzulamak aynı şey değildir.

Şopenaur: Arzu edip kavuştun. Mutluluk bitti. Mutsuz da değilsin. Bu durumun can sıkıntısıdır.

(Burada, Platon ve Şopenaur'ın anlamamıza yardım ettiği, çiftin ilişkisinin güçlüğüdür.)  


Niçe: Bir sürü kısa çılgınlık, işte aşk dediğimiz bu ve bu kısa çılgınlıklara evlilik , uzun bir saçmalıkla noktayı koyar.

AŞK CİNSELLİK ÖLÜM*



Aşk en ilgi çekici konudur. Neredeyse her zaman öyledir. Neredeyse herkes için öyledir.

1952 doğumlu Fransız felsefeci A.C. Sponville böyle başlıyor kitabına.

Kitabı dediğimiz 2000'li yılların başından beri aşk ve cinsellik felsefesi üzerine kaleme aldığı makaleler ve seminerlerinin derlenip toplanması.

Ki çok da iyi etmiş bunu yapmakla. Güzel, doyurucu, düşündürücü bir kitap. Tabii felsefe terimleriyla olan seviyeli birlikteliğim yüzünden zaman zaman gıcık olmadım değil. Sanırım en kısa sürede bir felsefe sözlüğü edinmeliyim:)

Kitap 3 bölüm altında:

Aşk
Seks ve Ölüm (cinsellik felsefesi)
Tutku İle Erdem Arasında (Dostluk ve Çift Üzerine)

AŞKTA ERKEK GİBİ OLMAK LAZIM

Yani düz, dümdüz.

"Seni sevdim,tamam değil mi?"

Yahut, "Sen de benden hoslandin.Sorun ne?"

Sorun yok cicim, sorun bizim tuhaf kafamizda.

Valla bak en doğrusunu onlar yapıyor:))



BİR ERKEK KADINLARDAN (BÜTÜN) NİYE NEFRET EDER?

Sen soruyu cevaplamadan ya da yazının devamını okumadan önce şunu belirtmek ihtiyacı duyuyorum:

AŞK DEĞİL MERHAMET, DİN DEĞİL AHLÂK

Geçenlerdeki yolculuğum sırasında önümdeki dergiye el attım. Bir air magazine'den beklenmeyecek nitelikte bir yazı okudum. Yazı geç hamilelik hakkındaydı. Biliyoruz, kadınlarda evlenme ve gebelik yaşları gittikçe büyüyor.

Yazının farklılığı bu tespitlerden sonra ortaya çıkıyordu. Geç evliliğin ve hamileliğin, yaygın olarak sanıldığı gibi kadının kariyer yapma hırsından değil, güvenebilecekleri bir ilişki  bulamadıklarından kaynaklandığını söylüyordu. VOILA!

ÖLÜRKEN ELİMİZİ


tutacak biri olacak mı yanımızda? Bu soruyu …'a soruverdim, sanırım geçen haftaydı. Benim bu tip cümleler kurmamın ardında (…yazar burayı iki sebepten ötürü siler.) vardır. Fakat, kandil vesilesiyle bir dostumu aradığımda o da aynı cümleyi söyledi.  Sonrasında bu cümleyi yakın zamanda, yazılı olarak okuduğumu kesinkez hatırladım; ya Woolf'un kitabındaydı, ya da bir blog yazısıydı. Yazılı olduğunu biliyorum.

Böyle ard arda gelen "tesadüflerden" nefret ederim bazen, çünkü (…burayı tamamen başka bir sebepten siler) değilimdir. (Bir tanesi yine yakınlarda oldu ve kafayı yemek üzereyim. Benzeri şey öykülerimi yazarken de oluyor, ya da blog için hazırladığım bir yazıda. Bir bakıyorum tasarladığım öykü, ya tam olarak konusu ya da biçemi ile daha önce yazılmış. Özgün bir şekilde yeniden tasarlanabillir mi? Yoksa at çöpe. Blog yazısı söz konusu ise, yayınlasam, önce benzer şeyi yazmış olanın ya da ortak okurların içine şüphe gelebilir.)  

O DA BENİ DÜŞÜNÜYOR MU?


"Boşluğun yanına bir de..." diyor ve susuyor. İçimden yarım kalmış cümlesini tamamlamaya çalışıyorum. Vazgeçiyorum.

Bu ona haksızlık olacak. Kim, kimin cümlelerini tamamlayabilir ki! Yarım cümleleri, yarım cümlelerin sahibi tamamlamalı. Yalnızca yarım cümleler mi? Yarım kalmış hayatları da başkası tamamlayabilir mi? İçimdeki sesleri zar zor bastırıp suskunluğunu dinliyorum. Hava ağırlaşıyor.

Ağlaması kesilince, "Ne diyordum ben?" der gibi bakıyor. "Boşluğun yanına bir de" diye hatırlatıyorum. "Bir de, öyle bir yokluk eşlik ediyor ki; kendi varlığıma tahammülüm kalmadı."

Daha üç beş ay önce, "Aşk" demişti, "kendi benliğinden vazgeçmek, bir başkasında yok olmaktır." İnandığım hakikatler değildi bunlar. Ben de inanmak isterdim aşkın büyüsüne. Kapılıp gitmek, yok olmak, kendinden vazgeçerek hiçliğin içinde varoluşun yüklerinden sıyrılmak ne de güzel olurdu. Ama suç bende değildi. Dinlediğim hikâyelerdi büyü bozucu olan. Sesimi çıkarmamıştım. Büyülenmişti. Mutluydu. Birbirlerini çok sevdiklerini anlatırken gözlerinden parıltılar dökülüyordu. Birden canlanmış, depresyonu iyileşmişti. Aşk, ilacı olmuştu. Sesimi çıkarmamıştım, çünkü aşk zaten zamanı gelince konuşacaktı. Zamanı gelmişti ve ağlayarak konuşuyordu aşk.

"Her şey iyi gidiyordu. Tâ ki, ailesi karşı çıkana dek." Gözlerinde kızgınlık okunuyor. "Ben 'mücadele edelim' dedim, ama o pes etti."

YENİ EVLİLER,EVLENECEKLER YA DA EŞİNİ YENİLEYECEKLERE AMME HİZMETİ :

EVLİLİKTE YENİ ROLLERE UYUM

* Evlilik önce romantik bir ilişki olarak başlar. Sonra güç mücadelesine dönüşür.

* Bir taraf hep verici olursa  ruh sağlığı bozulur.

* Evliliğe alışma sürecinde yaşananları kazanım olarak görebilmek, çiftin şansıdır.

* O evlilikte ortaya çıkabilecek sorunlar, genelde flört aşamasından belli olur.

*Evlilikte ilk şart öz bilinçtir; yani kişinin kendini tanıması, güçlü-zayıf yönlerini, yeteneklerini…bilmesidir.

* Birbirini "suçlamadan konuşmak" gibi basit ama önemli farkındalıklar gerektirir.

YALAN RÜZGARI YA DA KAFAMDAKİ BOŞLUKLAR

Benim ortaokul yıllarıma denk gelir bizde gösterilmeye başlaması. Epey de sürdü, pekçok “pembe” dizi gibi.

O diziyi uzun seneler izlediğimi hatırlıyorum. Orada Nina adında bir karakter vardı. Bencil,deli dolu,hareketlerinin başka insanlardaki karşılığını bilmeyen. Onu şimdi ben bu şekilde tanımlıyorum ama o zamanlarda dizinin kötü karakterlerinden biriydi,kısaca cadoloz Nina’ydı ben ve diğer izleyiciler için.

Bu Nina’ya her türlü cadılığına rağmen yardım etmeye çalışan  Krikıt ve  Deni çifti vardı. (Krikıt manken ve iyi, Deni rak yıldızı ve iyi) Şimdi anlatacağım kısmı ise benim izlemediğim bölümler. Muhtemelen ya dershane günlerim ya da üniversitenin ilk yılları.
Böyle uzunca bir aradan sonra diziye denk geliyorum. O sonradan görme,cadı,şirret Nina gitmiş yepyeni bir Nina gelmiş. Dizinin en sevilen karakterlerinden biri olmuş, öyle iyi,öyle dürüst,öyle merhametli,düşünceli…filan.

Anne ile kızkardeş diziyi izliyorlar tabii ki. Senaristlerin nelere kadir olduğunu bilmeyen ben soruyorum,nasıl birdenbire değişti bu karakter böyle,neler oldu? Çünkü Nina’nın eski vukuatları sayılacak gibi değil. Düpedüz şeytan.

Anne anlatıyor: Şimdi bu Krikıt ve Deni, Nina’nın, bilmem ne kadar zaman boyunca hareketlerini kameraya çekmişler, o bilmeden. Sonra bunları ona izletmişler. Nina, dışarıdan kendisine bakınca kendindeki yanlışların farkına varmış. Böylece kendine çeki düzen verme faslı başlamış. Bendeki malumat bu kadardı ve üzerinde ciddi bir düşünme yapmamıştım,gerek de yoktu;altı üstü bir pembe diziydi.

Buraya kadarki kısmı iki hafta önce yazdım. Devamını yazıyordum ama Üstsokak’ın ve sonra Cemre’nin alıntısını okuyunca kafamdaki bazı boşluklara uyan parçaların benim değil Meral Okay’ın kelimeleri olduğunu anladım.

Anlamıyordum: S.nin çokça bahsettiği aynayı. Nina’nın aynasını...Mustafa Ulusoy’un o yazısındaki cümleyi…Anlar gibi olmuşsam da tam değildi.

Ne yapalım, göründüğüm kadar zeki değilmişim:p

Meral Okay’ın aynası :

Üstelik ben bir Ankaralı olduğum, üstüne üstlük bir subay kızı olduğum için, bir yanımla derli toplu, diğer yanımla despot falan bir kızdım. Yaman bir gün bana, benim taklidimi yaptı; her şeyi net olarak alt alta sıralamamı, emir kipiyle konuşmamı, 'canımın içi' derken bile bazen tonlamamdan dolayı 'Hadi canım!' anlamı çıkabileceğini falan gördüm.

Bu, bir oyuncuyla birlikte olmanın hem avantajı, hem dezavantajıydı. Bunu Yaman'ın aynasında görünce, 'Aaa çok fena bir şeymişim!' dedim. Ee bu aynayı tutan eğer pırıltılı ve doğru bir adamsa, dönüştürücü de oluyor. 'Benimle o garnizon sesiyle konuşma' derdi.”
Ben köşeleri çok olan bir insandım; Yaman beni eğitti.






KÜÇÜK ANLATILAR ÇAĞINDA GÜRÜLTÜCÜ AŞK

SESSİZLİK SIR SAKLAMAZ*

Aşk artık gürültücü. Artık aşkın gürültüsünden durulmuyor. Aşkı ruhunda dinlendiren sevgililer yok. Ortalığı telaşa vermek, yakmak,yıkmak,kırmak istiyor aşk. Yok olurken yok etmek istiyor.

Eskinin sessiz ve içli âşıkları nerede şimdi?..

Yaktığımdan daha büyük ateşlerde yandım…
Aşk derdiyle hoşem,el çek tabip ilacımdan…
Mecnun olup çöle düşmeyeceksen
Ne Leyla’yı çağır,ne çölü incit!...
Sen uyuduğunda, kapanan benim gözlerimdi….

Diyen…

Günümüzün aşkları görünmek istiyor…Özlemek istemiyor âşık,hemen kavuşmak istiyor. Çet’leşmek, mesajlaşmak,cep telefonuyla kapsama alanında tutmak, hapsetmek, boğmak istiyor. Aşk beklemeye tahammül etmiyor. Aşık sevmek değil,sevilmek derdinde. Sevilsin, şu karanlık dünyada kendine bir ışık dehlizi açılsın, bu dünyada sevilmeye değer olduğunu birisi kendisine söylesin istiyor.Yücelmek için yüceltiyor,sevilmek için seviyor… “Ne olur beni sev!” diye uluorta bağırıyor. Sessiz bir ağlayışla yapılmadığı için bu çağrı, masum bir yakarı olmadığı için, ötelerden yankı bulmuyor…

Ve aşk, yaramaz bir çocuk gibi tepinip yaygara koparıyor günümüzde…

*Bir Uriaah Heep şarkısıymış

 HİKAYESİZ BİR DÜNYA

İnsan hikâyeler anlatan bir varlık. Hepimiz bu dünyada tutarlı, mutlu sonla biten bir hikâyemiz olsun istiyoruz.Ani yalpalamaları, keskin dönüşleri, savruluşları da o uzun ve bütün hikâye içinde bir yerlere yerleştirmek, boşa yaşamadığımızı kendimize söyleyebilmek derdindeyiz.

Oysa hikâyelein değer yitirdiği, özünün boşaldığı,büyük anlatıların tarihe karıştığı bir dönemde yaşıyoruz. “Aydınlanma öldü,Marx öldü,işçi hareketi öldü ve artık yazar da kendisini iyi hissetmiyor.” diyor bir yazar. Artık hayatlarımıza anlam vermeye ve sorumluluklarımıza bir meşruiyet kazandırmaya devam eden hikâyeler, sadece kişisel hikâyelerimiz. Benliklerimizi kahramanlaştırdığımız hikâyeler yazıyoruz: Kişisel mitler, bizi diğer insanlardan ayıran ve biricik kılan anlatılar…

Küçük anlatılar çağında, hiçbir hikâye hayatın anlamını tek başına açıklamaya yetmiyor…

Fikirsiz adamlar,hikâyesiz adamlardır; zaplarsanız yok olurlar…