S.N.Başarslan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
S.N.Başarslan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NURETTİN EFENDİ'NİN ANAHTAR BAHÇESİ



Gene Eylül ayı geldi. Yapraklar sararmaya yüz tuttu. Yarın Eylül’ün 21’i. Günlerden Pazar. 68 yaşını bitireceğim. Kısacası sizler için ununu elemiş eleğini duvara asmış biriyim. Hani deseniz ki, Nurettin Efendi, hiç elekte un eledin mi, elbette hayır cevabını verirdim. Erkek adamın un elemekle ne işi olsun?! Tek katlı evimin bahçeye bakan kapısının önünde oturmuş bahçeyi izliyorum. Şimdi hayal ediyorsunuz ki bahçede üzüm asmasının gölgesinde dinlenen, çevresinde kavak, elma, dut, çam ağacı bulunan, saçları ağarmış, dişleri dökülmüş, dökülen dişlerinin yerinde takma dişleri ve buruk tebessümüyle sevimli bir ihtiyar sizinle dertleşiyor. Hayalinizi yıkacağım; ama söylemekte fayda mülahaza ediyorum efendim. Bahçede ne asma var ne de gölgesi, ne kavak, ne elma, ne dut, ne de çam… Çiçekler filan hayal ediyorsanız onlar da yok, boş bir bahçe. Ot derseniz o bile yok; çünkü otları her hafta tek tek ellerimle koparırım. Ne var da oturup izliyorsun Nurettin Efendi diye merak edenleriniz varsa hemen merakınızı gidereyim. Küçük küçük, tek sıra halinde dizili taşlar var. Neredeyse kaldırım taşı sıklığına ulaştılar. Amacım toprağı taşla kapatmak değil, sakın yanılmayın. Taşların bir amacı var. Hangi taşın amacı yok ki zaten?

Bu hoş öykünün devamı burada:  http://www.kirkincikapi.com/nurettin-efendinin-anahtar-bahcesi/

SÜRÜNDÜRDÜKLERİM

Furuğ Ferruhzad, Yaralarım Aşktandır : Kasım 2012'den beri sürünüyor. Aykırı olduğu için ünlendiriyorum kontenjanından bu hatun kişi.  Son dönem şiirleri işe yarar görünüyor ama geçemedim bir türlü başına.

Alev Alatlı, Viva La Muerte: kayboldu geri geldi, Şubat 2012'den beri bekliyor

Ece Temelkuran, Düğümlere Üfleyen Kadınlar: yazın okurum belki dedim ama, özellikle mi yapıldığı belli olmayan üslubu sarmadı hiç, sürünüyor, en kısa sürede sahibine iade. (Tuğla gibi len, bu sıcakta hem de!)

Atilla Atalay, Ağlama Dolabı: Ocak 2012'den beri sürünüyor, sondaki hikâyeler için alınmıştı, baştakiler okunmadı.

BİLİNMEK İSTEMEK




“- Ne istiyorsun benden?
- Seni ne kadar çok sevdiğimi bilmeni istiyorum!

Ekranın başından kalkıp balkona çıkıyorum. Güneş, sanki Picasso'nun güneşi. Erkek kahramanın, samimi olduğunu bildiğimiz son sözleri bir kez daha aklımdan geçiyor. Projektörlerim cümlenin sonunu yakalıyorlar : Bilmeni istiyorum.

Bilinmek istemek.
        
Mutasavvıfların "Bilinmek istedi." * cümlesi takılıyor ikinci vagon olarak.

Düşünüyorum: Herkes bilinmek istiyor galiba. Bir şekilde "Ben de varım, buradayım, hey, bakın!" filan demek istiyoruz. Belki sadece bir kısmımız  bilinçli olarak bunun farkında. Farkında ve acısını çekiyor. Daha az bir kısmımız da ciddi bir hareket planı uyguluyor.

Sanatçılar; yazar-çizer takımı mı bunu daha derinden hissedenler acaba?

“Sanatımın, benim için ne anlam taşıdığını biliyordun; kendimi önce kendime, sonra da tüm dünyaya anlattığım başlıca  görkemli araçtı o.(…)” der Oscar Wilde De Profundis’de.

“Önce kendime,sonra da tüm dünyaya”…

İnsan,önce kendini tanıyor; tanımlıyor,farkına varıyor. Ergenlik çağından bahsetmiyorum sadece, bahsettiğimiz daha uzun ve derin bir süreç**. Yunus Emre’nin dediği aklıma geliyor şimdi de, tam olarak bunu kastetmesek de : İlim kendin bilmektir.
  
Kendini tanımak hangi yollardan geçer? Bu durağa mı gelsin düşünceler? Hayır, burada kalsın. Ama yorumlar serbestJ


*Allah’ın neden insanları yarattığına dair soruya verilen cevap.
(**süreç: (Process)1.Bir amaca yönelmiş olan sürekli değişimlerin tümü. 2. Olayların zaman içinde belli bir gelişme göstererek sürüp gitmesi.
 BSTS / Eğitim Terimleri Sözlüğü 1974)

Burası da sevgili Suzan Nur’un makalesinden:( renkli ve diğer vurgular bana ait)

Mondrian, bu yaşam güzelleştikçe sanat da ortadan kalkacaktır, diyor; sanat için amacını da ortaya koyarak. Öyleyse sanat hiç ortadan kalkmayacak, sûr’a üflenilecek ân gelene değin… Aristo, Platon, Plotinus, Schelling, Hegel, Kant, Klee, Kandinsky, Mondrian… Sanata dair bunca söylemin içinde Schelling şöyle diyor:

BELA

Kitabın adı: Bela
Yazarı: Suzan Nur Başarslan
Basım yılı: 2011
Yayınevi: TB Yayıncılık

Belâ bir ilk roman. Yeni bir yazarla kendimi tanıştırmayalı çok oldu doğrusu. Bunun bir sebebi yüzyılların seçimlerini öncelemem ise diğeri de yaşadığım hayal kırıklıklarıydı: Ekran yüzlerinin yazdığı “melankolik şiirimsiler, iç dökmeler (deneme denemez onlara) mi ararsın, bilmem kaç dile çevrildi de şu kadar ülkede satış rekorları kırdı diyen arka kapaklar mı…

Gerçi Belâ’da böyle bir çekincem yoktu, zira yazılarından ve edebiyat incelemelerinden az- çok tanıyordum yazarını. Di end Ar’dan (tamam D& R) alıncaya kadar epey bir merak içindeydim doğrusu.(Kitapyurdu'nda da satılıyor.)

Ufak tefek takıldığım yerler olsa da bence gayet başarılı bir ilk roman olmuş. Bir kere çok sürükleyici, kendine has üslubu oturmuş. Hele de güzelce kullanılmış bilinçakışı tekniği çok hoşuma gitti. Her bölüm bir kahramana ait aslında ve en çok bu bilinçakışı tekniği kullanılmış. Böylece kahramanlarımızı hemen tanıyor ve empati kurabiliyoruz. Ben öyle hissettim en azından :)

Özellikle Suaytan,Işık ve Giz’in bilinçakışı ile yazılmış bölümleri çok güzeldi.

Diyaloglar da yerli yerindeydi, ne az ne çok.
Gerçi birkaç kez okumak zorunda kaldığım uzunca cümleler yok değildi ama fazla yormadı.

Bu noktada romanın konusuna değinmek isterim: