SAİT FAİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SAİT FAİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SAÇLARINI ELİMLE TARAYACAĞIM SARHOŞ BİR ARABACI ARIYORUM…


                              
Notlarımın hepsini masamdan alıp diğer odaya geçtim. Taslaklarım, parça pinçik kâğıtlardaki notlarım, fikirlerim, yarım kalmış yazılarım, benden beklenen yazılar, hikâye müsveddelerim… Ama birden çalışmaktan vazgeçtim. İçimdeki hayal kırıklığını (sükut-u hayal!) yazarak geçirebileceğimi düşünmüştüm. Geçerdi de. Yahut geçiştirilebilirdi. İki sonuç da iş görürdü nihayetinde.

Ama yazmaya başlamak yerine okumaya karar verdim. En sevdiğim kitaplardan seçtim bu kez: yeni bir şey okumak istemiyordum hiç. Oysa Hesse'nin ve Chomsky'nin kitaplarına başlamıştım. Hayır, onlar olmaz. Sait Faik çektim raftan bir tane.  Ne zamandır okumuyorum Sait Faik hikâyeleri. Onun serkeşliğini, kırmalı dökmeli, küfürlü anılarını başka öykücülerin anı kitaplarından okusam da hikâyelerini ellemedim uzun süredir, onu orada bıraktım. Peki ama neden, o kadar da severken?

ENTEL NARDA İŞ BAŞINDA :P


İki haftadır entelliğin tavanına vardım,siz de engin deneyim ve görüşlerimden eksik kalmayın dedim, başladım yazmaya :p

Şaka bir yana, artık bi' tarafımızı kaldırıp hayatın renklerini içinden gözlemek lazım di mi?

Yeni slogan da şu: Hayat 35'imden sonra başlayacak :p

Efendim önce evvelsi ve geçen haftalarda iki arkadaşımla buluşup güzelinden uzunca sohbet etmeyi becerdim: Biri şu güzellik (üstelik de burçdaş çıktık, daha ne olsun:p) Diğeri de bu. Geç de kalmış olsam bu güzel buluşmalar için  ikisine de teşekkür ediyorum. Ve ekliyorum, en azından İzmir'li blog yazarları olarak daha sık buluşmalıyız.

Güzel bir haber de kitapları çıkan arkadaşlarım ve onların tanıtım-kutlama etkinlikleri. Bunlardan en sonuncusu için geçtiğimiz cumartesi  (Nesrin İnankul'un yeni şiir kitabının tanıtım etkinliği için) Karşıyaka Ziya Gökalp Kültür Merkezindeydim. Veysel Çolak'ın yıllardır belediye bünyesinde gerçekleştirdiği şiir atölyelerinin tatlı meyvelerinden biriydi bu. Metin Bey ve Nesrin Hanım için arkadaşlarının düzenlediği bu samimi ve güzel etkinlikte, kitapların artısı ve eksisiyle açık açık irdelenmesi ve eleştirilmesi çok hoşuma gitti doğrusu. Nesrin Hanım'ın kitabı Gülyaşı'nı Cevdet Yüceer, Metin Soydeveli'ninkini MazharAlphan Bey irdelediler. (Bu arada en kısa sürede Mazhar Bey'in son kitabını okumak istiyorum. Mühür Kitaplığından)

Bu arada Nesrin Hanım'ın bu kitabının imge ağırlıklı ve daha başarılı, duru,özgün şiirlerle dolu olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Yıllardır emek verdiği şiirde daha ileriye gideceği aşikâr. Onun gibi çalışkan ve canayakın birisini tanıdığım için kendimi iyi hissediyorum J

Evet, bakalım başka ne havadisler verebilirim :p

YAZMAK İSTEDİĞİM MİMLER



Müziğin bende yeri vardır.

Müzik öyle bir şeydir ki, onu yakalayan eller (gerçek müzisyenler,sanatçılar) ondan ne renk tonları, ne kifayetler çıkarırlar, ne ilmekler atar, ipekler dokurlar! Çok azdırlar ama bunlar,çok az…(Öyle olması belki daha iyi. Her şeyin sahtesi olduğu gibi benim canımın içi müziğin de sahteleri var artık, müzisyen adını hak etmeyen ellerden çıkan. Onları es geçmelidir.)


“Müzik damağıma” uyan çok ve çeşitli müzikler vardır ama genelleme yaparım yine de. Ki düşünelim bir, radyoda sadece TRT var (kasetin ne olduğunu bile bilmiyoruz,bilsek de harçlığımız almaya yetmez ayriyetenJ) ve “Solistlerden Nihavend Makamında Şarkılar” dinliyorsunuz,ardından “Beethoven,Listz,Bisette”, sonra Beraber ve Solo Türküler, akşam da “Hafif Batı Müziği” yahut "Türkçe Sözlü Hafif Müzik"… İşte öyle ortaya karışık bir müzik menüsü. Bunun belki tek kötü  yanı hiç birinin mütehassısı olamıyorsunuz. Misal bir şarkı çaldığında nihavend mi,hüzzam mı olduğunu söyleyebilmek isterdim.J 

Gelelim sadede, “sevdiğimiz şarkılar ve onların bizdeki anıları ve/ veya uyandırdığı hisler” konulu  bu mimi, bana gönderilmemişse de yazmak isteyişimin nedeni hep yapmak istediğim ama asla başaramadığım bir yazı konusu olması. Yine de deneyeceğim. J

BİR DE BAKTIM YOKSUN


Altbaşlık: Koy be abicim bir türkü, Selahattin Alpay'dan olsun!





Yekta Kopan,uzunca süredir okuma listemdeydi. Ama bu kitabı değil, 2002’de Sait Faik Hikaye Ödülü aldığı kitabı. Onunla başlamayı düşünmüştüm.



Avram Usta geçenlerde Nurdan Beşergil’in Bir Sonraki Dolunay’ı ile Kopan’ın Bir de Baktım Yoksun’unu önerince, (ismi itici gelse de) neden olmasın, diyerek kitapçıya yollandım. Gerçi almayı planladığım kitabının adı da iticiydi (Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri) ama Sait Faik neredeyse aşil topuğum gibi. Hayır,ödül değil, ödüllere önem vermeyi bırakalı bir onüç- ondört yıl oluyor. Ama onun adına nelere ödül veriliyor hep merak ediyorum.

Beşergil’i hiç duymamıştım. Kopan ise benim için Marty McFly’ın (macfly mı yoksa:) “Doktoooor!” diyen sesiydi. Ve diğer sevdiğim seslendirmeciler arasındaydı. (Sungun Babacan başkomutandır bu arada, rahmetli Mümtaz Sevinç, Aydın Sözeri, Sezai Aydın,Macide Tanır…hakeza. Neyse efendim.) Onun tv’lerde sunucu olarak boy göstermesi gayet doğaldı bu yüzden. Ama yazdığını epey bir sonra öğrendim.



Açıkçası güzel bir Türkçe ile karşılaşacağımı biliyordum. Zira TRT’de seslendirme yapmak demek Türkçe’nin hak ettiği şekilde biliniyor,konuşuluyor olması demekti bana göre. Ama korkuyordum da.

Korktuğum başıma geldi. Kopan, güzel bir Türkçe ile hikâyeler yazan iyi bir anlatıcı. Kitapta iki yerde karakterlerin dediği “Kim kötü bir anlatıcı olmak ister ki?” sorusunun onunla ilgili cevabı bu işte: İyi bir anlatıcı.

Yalnız bir türlü kitaba dahil olamadım. İşaretlediğim her bir paragraf ya da cümleden sonra beni bu kez uzaklaştıran bir ya da birçok şey oldu. Hah, budur işte dediğim bir kitap olamadı kısaca. (Nurdan Beşergil’de de başta aynı şeyler olduysa da sonlara doğru daha iyiydi diyebilirim. İnşaallah o da bir sonraki yazıya.)


Konular zaten baştan sona ilgimi çekemedi. Orjinallik de bulamadım: Kahraman, günümüz “erkek bireyinin” babasıyla hesaplaşması olan,(bu hayatıyla ya da tüm bir hayatla,dünyayla hesaplaşma da demek oluyor) babası gibi yazıcı- çizici taifesinden, aileden dolayı çocukluk travması geçirmiş naif, duygusal,sessiz, … diyebileceğimiz bir örneği … Hikâyeler belki de bir oğul olmadığım için bana uzak kalmıştır. :) (“Benim babam öldü, kör oldum” hikâyeleri. Ne güzel şiirdir di mi o, sayfalar yerine üç-beş satır…Şairler o yüzden uzun yaşamıyorlardır herhalde :) Bu noktada, kitaptaki öykülerin ayrı gibi dursalar da birbiri ile bağlı olduğunu belirtmek gerek. Bu tarzı ilk kez,yıllar önce Selim İleri’nin Dostlukların Son Günü’nde görmüştüm: Öyküleri toplayınca sanki bir roman,romanın bir karakteri,parçası çıkıyor ortaya.

Hikâyelerde bir sentez gördüm sanki (bi’ kedi gördüm sanki). Şöyle söylemeye çalışayım:

SEMAVER

Semaver,1935

…Odanın içini kızarmış ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

…Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi.

…Yün eldivenlerin içinde saklı kıymettar elleri salep fincanını kucaklayan burunları nezleli , kafaları grevli, ıstıraplı pirinç semaver gibi tüten sarışın ameleler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve bazen fakir mektep talebeleri kocaman fabrika duvarına sırtlarını verirler; üstüne rüyalarının mabadi serpilmiş salepten yudum yudum içerlerdi.

Bir Kıyının Dört Hikâyesi,1936

…Sudan çıktıktan sonra aynı kadınların hiç ehemmiyet vermeden önünden geçtiklerini görünce, hatta kendisine bakmadıklarını fark edince; akşam olup elektrikler yandıktan sonra yanlarından denizde yaptığı gibi yılan kıvrımı ile geçtiği zaman yine aynı kadınların bu sefer çatık ve korkunç birer çehre ile kendi anlayabildiği bir lisanla küfrettiğini duyunca şaşırdı. Üç gün bu böyle devam etti. Denizde aynı şaka, aynı cilve oluyor,kadınlar bu genç sportmene hoş görünmek için her türlü müsamahayı gösteriyorlar, faka t gece olup ışıklar yanınca palaspareler içindeki çocuğu tanıyamıyorlardı. O çocuk bu sırrı çözemeden günler geçti.

RAKI ŞİŞESİNDE BALIK OLSAM/ GÖLLERDE BU DEM BİR KAMIŞ OLSAM/ EN ESKİ KİTAPTA BİR SATIR OLSAM ...

Bu Da Alt Başlık: Ben de Orhan Veli’nin  hikâyesini yazmak istiyorum.*




Kitabın adı: Bütün Yazıları 2 –Bindiğimiz Dal

Derleyen: Asım Bezirci
Yayınevi: Can
Basım yılı: 1982

     Orhan Veli, Veli’nin oğlu: 1914-1950

     Orta ikideyken tanışmıştım Orhan Veli ile. Sevmiştim şiirlerini. Sonra Sait Faik’in onun hakkındaki bir hikayemsi röportajını okumuştum. O zaman daha çok ısınmıştım, Sait Faik de bahsetmiş diye. Orhan Veli’yi Nurullah Ataç’ın o dönem pek sevmediğini de, eleştirmenliğini de o yazıdan öğrenmiştim.(Bkz:Rakı Şişesinde Balık Olmak İsteyen Şair)

     Birkaç sene sonra daha çok şiirini okuyunca sadece bazı şiirlerini sevdiğimi anladım. Mesela Anlatamıyorum (tamamen ezberimde olan tek şiir), mesela İstanbul’u Dinliyorum… Sonra neden bu kadar basitleştirmiş ki dili ve şiiri diye düşündüm. Sonra bu kitabı okudum, o dönemde kendi doğru bildiği yolda ilerlediğini gördüm. Tüm bir imparatorluğun (Osmanlı dünya devleti mi demeliyiz bazıları gibi?) bıçakla keser gibi kesilip atılması gerektiği fikrinin geçerli olduğu o dönemde…Maalesef ondan sonra gelenler dilin sadeleştirilmesinde aşırıya kaçmış ve dilimizi iyice fakirleştirmişler, bu da ayrı bir tespitim oldu kitabı okurken. Misal; kitapta neredeyse her cümlede köşeli parantez ile o kelimenin “bugünkü karşılığı” verilmiş. Düşünün sadece 30-35 sene sonraki bu derlemeyi okuyanlar için bir sözlük! Neden sadece 60 yıl önceki metinleri bile anlayamadığımızın sebebi ortaya çıkıyor :)

      Kitap bir seriye ait; şiirleri, çeviri şiirleri ve yazıları… O.Veli’yi, şiir ve dil devrimi davasını ve o dönemi her açıdan anlamak için gayet net ipuçları ile dolu bir kitap.Bugün hâlâ devam eden bazı kötü toplumsal, edebi ve kimi antidemokratik alışkanlıklarımızın o zaman da var olduğunu göreceksiniz.