20 Ağustos 2011

BİR DE BAKTIM YOKSUN


Altbaşlık: Koy be abicim bir türkü, Selahattin Alpay'dan olsun!





Yekta Kopan,uzunca süredir okuma listemdeydi. Ama bu kitabı değil, 2002’de Sait Faik Hikaye Ödülü aldığı kitabı. Onunla başlamayı düşünmüştüm.



Avram Usta geçenlerde Nurdan Beşergil’in Bir Sonraki Dolunay’ı ile Kopan’ın Bir de Baktım Yoksun’unu önerince, (ismi itici gelse de) neden olmasın, diyerek kitapçıya yollandım. Gerçi almayı planladığım kitabının adı da iticiydi (Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri) ama Sait Faik neredeyse aşil topuğum gibi. Hayır,ödül değil, ödüllere önem vermeyi bırakalı bir onüç- ondört yıl oluyor. Ama onun adına nelere ödül veriliyor hep merak ediyorum.

Beşergil’i hiç duymamıştım. Kopan ise benim için Marty McFly’ın (macfly mı yoksa:) “Doktoooor!” diyen sesiydi. Ve diğer sevdiğim seslendirmeciler arasındaydı. (Sungun Babacan başkomutandır bu arada, rahmetli Mümtaz Sevinç, Aydın Sözeri, Sezai Aydın,Macide Tanır…hakeza. Neyse efendim.) Onun tv’lerde sunucu olarak boy göstermesi gayet doğaldı bu yüzden. Ama yazdığını epey bir sonra öğrendim.



Açıkçası güzel bir Türkçe ile karşılaşacağımı biliyordum. Zira TRT’de seslendirme yapmak demek Türkçe’nin hak ettiği şekilde biliniyor,konuşuluyor olması demekti bana göre. Ama korkuyordum da.

Korktuğum başıma geldi. Kopan, güzel bir Türkçe ile hikâyeler yazan iyi bir anlatıcı. Kitapta iki yerde karakterlerin dediği “Kim kötü bir anlatıcı olmak ister ki?” sorusunun onunla ilgili cevabı bu işte: İyi bir anlatıcı.

Yalnız bir türlü kitaba dahil olamadım. İşaretlediğim her bir paragraf ya da cümleden sonra beni bu kez uzaklaştıran bir ya da birçok şey oldu. Hah, budur işte dediğim bir kitap olamadı kısaca. (Nurdan Beşergil’de de başta aynı şeyler olduysa da sonlara doğru daha iyiydi diyebilirim. İnşaallah o da bir sonraki yazıya.)


Konular zaten baştan sona ilgimi çekemedi. Orjinallik de bulamadım: Kahraman, günümüz “erkek bireyinin” babasıyla hesaplaşması olan,(bu hayatıyla ya da tüm bir hayatla,dünyayla hesaplaşma da demek oluyor) babası gibi yazıcı- çizici taifesinden, aileden dolayı çocukluk travması geçirmiş naif, duygusal,sessiz, … diyebileceğimiz bir örneği … Hikâyeler belki de bir oğul olmadığım için bana uzak kalmıştır. :) (“Benim babam öldü, kör oldum” hikâyeleri. Ne güzel şiirdir di mi o, sayfalar yerine üç-beş satır…Şairler o yüzden uzun yaşamıyorlardır herhalde :) Bu noktada, kitaptaki öykülerin ayrı gibi dursalar da birbiri ile bağlı olduğunu belirtmek gerek. Bu tarzı ilk kez,yıllar önce Selim İleri’nin Dostlukların Son Günü’nde görmüştüm: Öyküleri toplayınca sanki bir roman,romanın bir karakteri,parçası çıkıyor ortaya.

Hikâyelerde bir sentez gördüm sanki (bi’ kedi gördüm sanki). Şöyle söylemeye çalışayım:
 Karakterler (ki aslında sadece bir ölü baba ve sürekli onun gölgesi-hayaleti ile uğraşan,konuşan,hesaplaşmaya çalışan bir oğul) hem buralı,hem değil. Amerikan filmlerinde/dizilerinde çok gördüğümden midir nedir?

Karakterin (oğul) çocukluğu ile ilgili anlattığı ya da çocukluğunu anlattığı yerlerde öyle detaylar, “yerel” cümleler vardı ki sizi sarıp sarmalıyordu. Dedim ki Kopan “ Özür Dileriz Demek İçin Çok Mu Geç Kaldık Cesi?*” tadında şeyler yazsa hep. ( Tamamen kişisel bir tercih :)

Bir de “bir yazara ait kimi kaygıları ele veren "satırarası satırlar" vardı ilgimi çeken.: “…Ama iyi ki de yazmamışım. Poe,Borges falan çok daha iyilerini yazdı öyle metinlerin. Benimki ayağı yere basmayan,sırıtan bir şey olurdu.” S:28
Not aldığım,soru işaretleri koyduğum, hoşuma giden yerler oldu ama her zaman olduğu gibi (istediğim halde ve detaylar aklımda olduğu halde) ayrıntılı bir yazı yazamayacağım. Ha, bu yazının sonuna dek şöyle bir baktıysanız “daha da mı?” diyebilirsiniz, dedim ya Kopan iyi bir anlatıcı, ama takıldığım,sevmediğim yeri de hayli fazla.

Sırada bu kitabıyla 2010 Yunus Nadi Öykü Ödülünü paylaştığı Ayşegül Çelik’in Kâğıt Gemiler’i ve ilk okumak istediğim o kitabı var. Bir de bu kitabındaki bir hikâyede karakter olan Ayfer Tunç. (Kırmızı hikâyesindeki yazar Ayfer, Ayfer Tunç olmalı, arkadaş olduklarını biliyorum.)

Altı Çizili Satırlar:

[Tam da yazının burasında polis kordonu altında bir avuç insan “Türk’üz, Türkçüyüz,Atatürkçüyüz!”, “Balçova uyuma,şehidine sahip çık”,“Şehitler ölmez,vatan bölünmez.” “Bozkurtlar burada,Pkk nerede!” vb. diyerek yürüyorlar. İstisnasız her evden alkış alıyorlar. Karayılan’ın yakalanma haberinin yalan olduğunu duyan bir grubun, arka sokaklarda havai fişekler ve havaya ateş etmelerle kutladıkları geceyi de hemen hatırladım. Unutmam mümkün değil. “Evet, bir tarafa aitim.” Ama fanatik bir taraftar gibi değilim.Kesinlikle değilim,diye düşündüm ardından. (Yine) düşünmeden edemedim, konuşa konuşa anlaşma treni kaçmış (kaçırtılmış) gibi geliyor bana. Belki birkaç istasyon sonra yakalarız,belki… Ama o istasyonlara kadar…]



Kitabın adı: Bir De Baktım Yoksun
Yazarı: Yekta Kopan
Yayınevi : Can
Basım yılı: 2010

Altı Çizili Satırlardan ikisi:

..Yaranın kabuğu düşünce hafif bir rüzgâr bile sızlatmaya yeter.

..Faruk, ben gitmeyince pazarlama bölümündeki o güzel asistanı oturtmuştur masama, omzuna bacağına dokunabilmek için arada çay-kahve servisi yapıyordur…

Dipnot : Yazarın, küfürden kaçınmadığını (bu miktar kimilerine göre küfür sayılmasa da) benim gibi hanım kedileri için belirteyim.

Yine dipnot : Kefen ile değil de tabutla gömülen ölüler (bkz: s:150 Oğuz Atay’dan alıntı vd.) kısa bir süre aklımı karıştırdı :)

Bir tane daha: Bir de Türkçe’ye çevrilmeden bırakılmış İngilizce epigraflar vardı. Çevirinin aşırı bir anlam kaybına yol açacağını mı düşündüler bilmem ama hoşlanmıyorum artık böyle bırakılan epigraflardan. Hadi ben sözlükle beraber “içgüdülerimi” de kullanarak çevirdim. Almanca’dan başka yabancı dil bilmeyen kardeşim ne olacak ? :)  Ne demişti heykel gözlü adam** : "Anadolu çocuğuyuz n’idelim, yapamıyoruz Breton,Tzara ile!..."     Koy be abicim bir türkü, Selahattin Alpay’dan olsun.:)


Birkaç gün sonra yapılan ek :)
Arka kapakta; kara mizahla yoğunlaştırılmış usta anlatımıyla…diyor, Melankolik dese olabilir ama karamizah nerde, hadi  var diyelim yoğunlaştırılması nerde Allah aşkına?  Bir de unutulmaz karşılaşmalar kitabı, diyor. Unutulmaz hesaplaşmalar dese daha iyi, evet, babanın hayaletiyle karşılaşmak ya da elin Londrasında Tanpınar okurken adaşı olan ama kadın biriyle karşılaşmak ve tanışıp hoşlanmak bana daha çok “fantastik” karşılaşmalar gibi geldiJ

* Ayfer Tunç’un Ömür Diyorlar’ına yazdığı Önsöz.
**Tabii ki Sait Faik.

5 yorum:

  1. Yekta Kopan anlatıcı.. Bu kısmına itirazım yok, olamaz da zaten. Bir öyküsü hariç, tamamı baba-oğul ilişkileri üzerine yoğunlaşmış. En azından bir kaçında ( finaldeki tam bir hesaplaşma) öne çıkmış. Ayfer'in Ayfer Tunç'a bir güzelleme olduğu da doğru.
    Ben beğendim mi evet. Ödül falan hikaye. Teknik açıdan ( bana göre, kurgusu ve geçişleri ile doğru türkçesi ile) son üç aydır okuduğum yeni basımlar arasında en iyisi. Bunun dışında, öykünün sarıp sarmalamaması okuyucu keyfidir diye düşünürüm her zaman. Kişisel tercih diyelim.:) Epigrafları ben de pek tutmadım. İngilizce olup olmamasından öte, okuyucuyu yönlendirme amaçlı gibi geldi, oysa oyucunun elini kolunu bağlamamalı epigraf. En fazla esin kaynağını göstermeli diye düşündüğümden.
    Yektanın, Londra'da Yektaya aşık olması ilginçti. Küfürden kaçınmamak? Allahtan kork, onlar mı küfür.:)) Baba karakterlerinin baskınlığını belirlemek dışında, gülümseten diyaloglar da çıkarmış küfürler sayesinde -ki naif tarafı da vardı. Eşşekoğlueşşek ne zamandır küfür oldu? Benim kıza bile eşşek sıpası der, dururum hâlâ.:)
    Nurdan Beşergil, üçlemeler üzerine kurmuş kitap kurgusunu. İLk üçlemede ben de önce fazla sıradan bulmuştum ve eyvah demiştim, ki.. Gerisi geldi. özellikle sıfat tamlamaları ve zamir tamlamalarını kullanışına hayran kaldım. kişisel bir tercih belki ama, cümlelerin farklı dizilişlerle tekrarlarını da severim. Hele bunu, esprili bir dille de yapabiliyorsanız, müthiş olur. Bana göre tabii, bak bu da okur tercihidir.:)
    İki kitabı da sevmemin ve tavsiye etmemin nedeni, temiz türkçeleri idi. Yanlış kelime seçimleri ile boğuşturmayan, imla kurallarını bozsa bile metinden kaynaklı ve bilinçli yapılmış oynamalar olduğunu göze sokan anlatılar.
    Bağlantılı- geçişli öykülerden oluşan bir anlatı zordur. İki kitap da bunu başarmış.
    Nurdan Beşergil'in diğer kitaplarını okumadım ama Yekta Kopan'ınkileri okuduğum için, epey seviye yükseltmiş diyebilirim.

    YanıtlaSil
  2. yekta kopan benim için hep çizgi film seslendirici oldu... TV'de ne zaman görsem onu da seslendiren biri var gibi gelir... Ses ve görüntüyü birleştiremiyorum birleştiremeyince de dinleyemiyorum!
    peki okumak? hmmm henüz onu okumadım, sanırım bu kitapla başlamak yanlış seçim olacak ya da zaten okunmalı mı bilemiyorum.

    YanıtlaSil
  3. Çok güzel ifade;"TV'de ne zaman görsem onu da seslendiren biri var gibi gelir."

    Dediğim gibi, Türkçe'de,kurgu ve akıcılıkta,duygusallıkta sorun yoktu ama beni sarmadı :) Ben 2002'deki kitabına da bakacaktım ama Avram Ustaya bakılırsa o da bu kitabına göre zayıfmış. Sanırım listede sona düşecek:)Yeni yazarlardan daha kimseyi okumadığım için onlarla da bir kıyaslama yapamıyorum haliyle:)

    YanıtlaSil
  4. Yekta Kopan hiç okumadım maalesef. Belki onu sesini hep duydugumdan ya da onu başka bir konumda zihnime yerleştirdiğimden... Ama bu yazıdan sonra okuma listeme dahil edeceğim. Teşekkürler.

    YanıtlaSil

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)