Refik Halid Karay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Refik Halid Karay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MEMLEKET HİKAYELERİ

                                            

Refik Halid,, İttihat ve Terakki yönetimiyle ters düştüğü için sürülür, uzun yıllar sürgünde yaşar.

Memleket Hikâyeleri, Gurbet Hikâyeleri onun en çok övülen, salık verilen kitaplarıdır ki bu övgüleri hakediyor.

Memleket Hikâyeleri,  Anadolu'da gezdiği bulunduğu, sürgün icabı, görev  icabı bulunduğu  yerlerden izler taşıyor.  Baktığımız zaman, 1909 ile 1920 arasında yazdığı (son hikâye hariç) Türk toplumunun, Türkiye toplumunun, Anadolunun, sosyolojik durumunu, o zamanki diğer bütün özellikleriyle birlikte, coğrafi, ekonomik, psikolojik olsun, savaşın, harbin, harplerin getirdiği zelilliğiyle birlikte (kitapta sıkça geçen bir kelime zelil) , sosyolojisini de, içindeki kodları (bu kod kullanımı da yeni çıktı ya neyse) da görebiliyoruz.

Bu kodların hâlâ devam ettiğini  görebiliyoruz.  

Tabii ki bir ülkeyi bıçakla keser gibi geçmişinden,

GURBET HİKAYELERİ

Gurbet hikâyeleri, İngilizlerin Orta Doğu dedikleri yerlerde geçen,sıcak,canlı,renkli, çok güzel hikâyeler. Bildiğim kadarıyla Karay’ın bir sürgün-gurbet macerası var;dolayısıyla hikâyelerinin mükemmelliğine-orjinalliğine bu yaşanmışlığın katkısı olmalı diye düşündüm.(Evet,hatırladığım doğruymuş,15 yıl Beyrut –Halep’te…)

Çölü,sıcağı,havası,bedevileri,Osmanlı zabitleri,İngiliz ajanları,yerli halkları, kokuları,kadınları… ile birlikte içine düştüğüm bir dumanlı,efsunlu dünya…

Çok ama çok güzel bir Türkçe,anlatım,gözlem kuvveti,tasvirler…Benim gibi okumaya geç kalanlar varsa daha fazla vakit kaybetmesin. Geç demişken, okullarda fazlaca es mi geçilirdi ne Refik Halid? Belki de Kurtuluş Savaşına karşı tutumundan resmi tarih örtmüştü yazarı…

1920’lerden sonra yazdığı romanlarında ticari kaygının ön planda olduğunu söylüyorlar ama kullandığı Türkçe için mutlaka okuyacağım.

İnkılap ve Aka’dan 1973’de çıkmış bu basımda şu hikâyeler vardı ki en beğendiklerimi koyu yazdım(Antikacı,Fener ve Lavrens’i tekrar belirtiyorum):

1. YARA 2.ESKİCİ 3.ANTİKACI 4.TESTİ 5.FENER 6.ZİNCİR 7.GÖZYAŞI 8.KEKLİK 9.AKREP 10.KÖPEK 11.LAVRENS (LAWRENCE) 12.ÇIBAN 13.KAÇAK 14.GÜNEŞ 15.HÜLLE 16.İSTANBUL 17.DİŞÇİ

YARA
Güneş çoktan batmıştı; fakat çiftlik gene, sabah oluyormuş gibi, şevkini kaybetmeyen bir aydınlık içinde,kuş cıvıltılarıyla dolu, gölgesiz, hüzünsüzdü.

(…)

Bu dediğim tarihte Sultan Hamid’in Suriye’deki çöl çiftliklerinden birinde müdürdüm. O zamanlar böyle yerlere subaylardan kâhya,askerlerden korucu gönderilirdi; Aşiret Araplarının akınlarına karşı koymak için…

Gelenlerin en yaşlısı, kısrağından inip karşıma dikildi. Sordum :

YER ALTINDA DÜNYA VAR

"Vücudumu teşkil eden küçük, zerre kadarcık Arz'ımın yer altındaki dünyasında hüküm süren ihtiyaç, bu yıprandırıcı tepkiyi yapıyor."

Güzel ve orijinal benzetme ve tasvirlerle dolu, yer yer argoya kaçan günlük bir dille yazılmış, mekanı Lübnan,zamanı 40lı yılların sonu olan,kurgusu,diyalogları yerinde güzel bir macera romanı. Doğrusu böyle konulu bir roman beklememiştim hiç. R.H.Karay’ın lisede okutulan Eskici isimli hikâyesinden başka bir şeyini de okumamıştım, sırasını bekliyordu.

Roman konusu itibariyle günümüzde pekçok aksiyon-macera filminden artık aşina olduğumuz bir konu ama o dönem için orjinalliği ne dereceydi bilemiyorum. Fakat gayet kendini okutan bir roman. Akıp gidiyor.

Bu oldukça eski basımda ise dönemin Türkçesine,gramer, imla kurallarına ait farklılıkları da görüyoruz. Misal;(eğer tüm kitap boyunca yapılmış bir hata değilse, ki başka eserlerde de rastlamıştım bu yazım şekline) de bağlacı, sert sessizle biten bir kelimeden sonra geldi mi te, ta oluyor! Birisinin kulakları çınlasın,pardon kalemi :) Bir de Fransızca tabir ve deyimler pek çok. Üsluptan sanırım; dönemin okumuş-yazmış bir tiplemesi olan Nebil için…Zira olayları Nebil, günlüğüne yazarmış gibi anlatmakta.

Nebil, otuz beş yaşında, hercai, deniz kaptanlığını da bu hercai gel-gitlerinden birinde bırakmış, büyük halasından miras kalan, Lübnanda,bir tenha mevkideki Ferhan Çiftliğine yerleşmiş Türk’tür.Çiftliğinde üç hizmetlisinden başka kimse yoktur. Salaş çiftlikte, sıkıntı nöbeti (Nebil, Türkçe karşılık bulamadığı için ısrarla spleen dese de) geçirdiği günlerden birinin gecesinde arabaları bozulan birileri kalmak için başvururlar. İçlerinde bir de kadın vardır.

Macera böyle başlar ve Nebil’in tutulduğu gizemli kadının marifetiyle ilerler: Casusluk mu, haydutluk mu, aşk oyunları mı, Alman altınları mı, kumpaslar mı, akıl hastaneleri mi…daha ne desem! Dediğim gibi şimdi pekçok filmden dahi bildiğimiz motifler varsa ve derinine karakter ve psikolojik çözümleme ağırlıklı değilse de mekanların ve coğrafyanın,tasvirlerin orjinalliği, sorunsuz kurgusu, bu kurguya bağlı ilginç finali,bu kitabı hâlâ merakla okunur kılıyor bana göre. Hem tatil kitabı olsun hem de boş olmasın diyecekler için de biçilmiş kaftan diye düşündüm hatta.

***************
….Şu dakika yağmurlu hiçbir yer istemiyorum. Bilirim, İstanbul yağmuru da uzun sürünce hazin olur. Islaklık iliklerimize işler; damı akmaz bir ev içinde bile damlalar sırtımızın ortasına düşüyormuşçasına insana ürpertiler verir. Hele bu sırada kulağınıza sis ve pus tabakalarını ıslak tülbent gibi yırtarak gelen yakınlı uzaklı satıcı sesleri…Vapur,tren düdükleri! İçinizi eriten bir melâl bestesidir onlar! Başka bir derdiniz olmasa da yaşamaktan usanç duyurmaya yeter.

…Erkek egoizmi gayet tabii olan bu muameleyi affetmez. İster ki, aşk işportacısı kız, hatırayı, ne derece silik olursa olsun unutmasın. Eğer kendisi kızı unutmadıysa sebebi, geçen haftalar içinde o kokusu kamçılayıcı pudrası ve allığı bol, dar ve gergin etekli yarı çıplak hayale boyuna geviş getirmesidir. Halbuki bar kızı her gece değişen tiplerden ne kadar azını, ne kadar az hatırlayabilir!