Allah’ım, okurken beni çıldırtan kitap – hele ki yazarı klasikler arasında sayılıyorsa- nadirdir. Ama oluyor işte! Böyle uzun,fotoğrafik mekan-arazi tasvirleri sebebiyle sıkıldığım ve sayfalarını atladığım en son kitap hatırladığım kadarıyla Balsac’ın Köy Doktoru idi. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızısı da tasvirler yüzünden böyle hissettirmişti bana.
Okumakla vakit kaybı elde etmiş oldum ama gerçekçilik ve kurgu nasıl’ın hatrına,ev ödevi minvalinde okuduk işteJ Lafı gevelemeden olay örgüsündeki çabuk geçişler, tasvirlerin ağdalı hali ile tezattı doğrusu. Yine Anjelik’in mesleği olan işlemecilik ile ilgili uzun-gerçekçi tasvirler beni bezdirdi. (Natüralizmin öncülerindenmiş hazret) Sonlara doğru yine beklenmedik mucizevi gelişmeler ise bir şey ifade etmedi bir okur olarak bana. Tıpkı düğün gününde ölen Anjelik gibi.
Zola’nın, gencecik,dış dünyadan ve maddi aşktan habersiz de olsa,bir kadının genlerinde olan “cilve” durumlarını verişi hoşuma gitti sadece. Bu ve Anjelik’in psikolojik olarak kendini inandırdığı mucizeye dönüştürmesi de kaale alınabilir elbette. Gerisi bana uymadıJ
Herkese iyi okumalar.
Kitabın adı: Hulya
Yazarı: Emile Zola (1840-1902)
Yayınevi: Meb
Basım yılı: 1991
Çeviren :Hamdi Varoğlu
