30 Aralık 2010

OSCAR WILDE'DAN BÜYÜKLERE DE MASALLAR

İskenderiye Kütüphanesi.com’dan, zamanın birinde indirdiğim e-kitap Oscar Wilde Öyküler. Ekrandan okumayı sevmediğim ama yazıcım da rahmetli olduğu için yine de okuduğum bu öyküleri çeviren Nurettin Sevin.( Türkçe karakterlere çevirmek için de ben epey bir ter döktüm. Ama hasta yatağımda daha iyi bir uğraş yoktu:))

Öyküler deniyor ya bunlar düpedüz masal. Tabii büyüklere de hitap eden, Wilde’ın kendi süzgecinden geçirdiği masallar. Masalların hemen hepsi doğu kökenli olduğundan ve iyi hasletleri tavsiye, kötülerinden men niteliğinde olduğu için tanıdık. Hakanlar,saraylar,peçeli kadınlar, tavus kuşlu bahçeler gibi oryantalist tasvirlerle bezeli zengin bir cümbüş…ama masalların ortalarına doğru bunların Wilde’ın düşünceleri ve üslubu içinde dekor olarak kalıyorlar. İğneli üslup gözden kaçmıyor bu masallarda, zamanının toplumsal adetlerine, kapitalizme vb.ne karşı…

Ama yeğenlerime rahatlıkla okuyabileceğim masallar. Sonlarındaki karamsar bitiriş cümleleri hariç:)


Wiki’ye baktım, bu öyküler orada “fairy stories” olarak anılmış ve 1888’de basılmışlar: Happy Prince and Other Stories.


BÜLBÜL VE GÜL, neredeyse tamamen bizdeki gül- bülbül motifi üzre kurulmuş. Masalın sonunda bülbülün kanı canı pahasına büyüttüğü al gülün aşık elinden nasıl çöpe gittiğini okumak hüzünlendirmiyor değil, Wilde bu sonu da kara mizah bir paragrafla hazırlamış.

MUTLU PRENS:

Mutlu Prens (heykeli) ile kırlangıcın öyküsü. Benim en hoşuma giden kırlangıcın saza aşık olması ve prense gezip gördüğü yerleri anlatmasıydı:

“Sözü döndürüp dolaştırmaktan hoşlanmayan Kırlangıç, "Sizi seveyim mi?" dedi. Saz da yerlere dek eğildi. Bunun üzerine Kırlangıç kanatlarını suya değdire değdire gümüş halkalar çizerek onun çevresinde döndü, döndü. Bu onun yanıp yakılmasıydı ve bütün yaz sürdü. Öteki kırlangıçlar, "Gülünç bir ilgi; parası yok, sonra soyu sopu da kum gibi," diye cıvıldadılar. Doğrusu ırmak da sazlarla dopdoluydu. Sonra güz gelince hepsi uçup gitti.

Onlar gittikten sonra Kırlangıç pek yalnız kaldı ve sevgilisinden bıkmaya başladı, "Hiç konuşmuyor," dedi, "Sanırım hoppalığı da var, çünkü hep rüzgârla cilveleşiyor." Rüzgârın her esişinde saz kesin en zarif iltifatlarını yağdırırdı. "Evine böyle bağlı olmasını kabul ederim..." diye sürdürdü konuşmasını, "... ama ben gezmeye bayılırım, dolayısıyla karım da gezmeden hoşlanmalı." Sonunda ona, "Benimle geliyor muşun?" diye sordu; saz başını yükarı kaldırdı. Evine pek bağlıydı. Kırlangıç, "Sen beni oyaladın. Ben piramitlere gidiyorum, hoşcakal!" diye haykırıp uçtu.

Bütün gün uçtu, geceleyin kente vardı; "Acaba nereye insem? Umarım kent benim için hazırlıkta bulunmuştur," dedi. Sonra yüksek sütunun üstündeki yontuyu gördü.

"Burada kalırım. Bol havalı, çok güzel bir yer" diye Mutlu Prens'in tam ayaklarının arasına kondu. Çevresine bakınıp uyumaya hazırlanırken, kendi kendisine yavaşça, "Yatak odam altından," dedi; ama, tam başını kanadının altına koyarken, üstüne iri bir su damlası düştü. "Ne tuhaf şey, gökte bir tek bulut yok, yıldızlar parıl parıl parlıyor da gene yağmur yağıyor. Avrupa'nın kuzeyinde iklim doğrusu pek kötüymüş," diye haykırdı; "Saz yağmurdan hoşlanırdı, ama bu onun bencilliğinden başka bir şey değildi."


(…..)Kırlangıç, "Beni Mısır'da bekliyorlar," dedi. "Arkadaşlarım Nil'de aşağı yükarı uçuşup iri nilüferlerle konuşuyorlar. Yüce Firavun'un türbesinde neredeyse uykuya dalarlar. Boyalı tabutu içinde kendi de oradadır. Baharatla bezenmış, sapsarı kefenle sarılmıştır. Boynunda uçuk yeşil yeşimden bir zincir vardır. Elleri de solgun yapraklara benzer."

(….)Kırlangıç, "Beni Mısır'da bekliyorlar" diye yanıt verdi, "Yarın arkadaşlarım ikinci

çağlayana kadar uçacaklar. Orada hasır otlarının arasında bir su aygırı yatar. Koca granit bir taht üstünde Tanrı Memnon oturur. Bütün gece yıldızlara bakar, sabah yıldızı belirince bir sevinç çığlığı atar, sonra da susar. Öğleyin sarı sarı aslanlar su içmeye ırmak kıyısına gelirler. Yemyeşil zebercetler gibi gözleri vardır. Gürlemeleri çağlayanın gürlemesini bastırır.

(….)Kırlangıç, "Hep yanınızda kalacağım," diye Prens'in ayağının dibinde uykuya daldı. Ertesi gün hep Prens'in omuzunda oturup ona yabancı ülkelerde gördüklerini anlattı.

Nil'in kıyılarında sıra sıra dizilip kırmızı balıkları avlayan kızıl ibiş kuşlarından; çölde oturup her şeyi bilen, kendisi de dünyayla yaşıt yaşlı Sfenks'ten; develerinin yanında kehribar tespih çeke çeke ağır ağır yürüyen tacirlerden; Ay dağlarının koskoca bir billura tapan, abanöz gibi kapkara kralından; bir hurma ağacında uyuyup kendisini yirmi rahibe bal helvasıyla besleten koca yaşil yılandan; büyük bir gölde iri yayvan yaprakların üstünde yüzüp her zaman kelebeklerle savaşan Yecüc Mecüclerden söz etti.


BALIKÇI İLE RUHU; aşık olduğu denizkızı ile evlenmek için ruhunu bırakan balıkçı ile ruhunun doğuya, kuzeye, güneye yaptığı yolculuklar ve bunlardan edindikleri ile tekrar balıkçının bedenine dönme çabalarının anlatıldığı uzun ve ilginç bir masal:



(…..)Ama aracılar onunla alay edip, "İnsan ruhunun bize ne yararı olacak? Sahte bir gümüş parçası etmez, bize vücudunu koleliğe sat da deniz eflatunu giydirelim, parmağına da bir yüzük takıp büyük kraliçeye eğlence yapalım seni. Ama ruh sözunu ağzına alma; bizim için hiçtir o, işimize de yaramaz," dediler.

Genç Balıkçı da kendi kendine, "Ne tuhaf şeymis bu! Rahip 'Ruh bütün dünyanın altınına bedeldir' diyor; toptancılar, sahte bir gümüş parçası bile etmediğini soyluyorlar," diyerek Pazar alanından geçti

(……)Cadı, "Neyin eksik?" diye bağırdı, "Rüzgar ters yonden eserken ağına balık mı istiyorsun? Bende kamıştan küçücük bir kaval var, öttürursem kefaller salına salına koya gider; ama karşılık isterim güzel oğlan, karşılık isterim. Neyin eksik? Neyin eksik?

Gemileri parçalayıp zengin hazine sandıklarını kıyıya atacak bora mı istiyorsun? Bende rüzgarın elindekilerden çok bora var; çünkü ben rüzgardan daha güçlu birine hizmet ederim. Bir kalburla bir kova su yeter, koca kalyonları denizin dibine yollarım ben. Ama karşılık isterim güzel oğlan, karşılık isterim. Neyin eksik? Neyin eksik? Koyakta yetisen bir çiçek bilirim, benden başka kimse bilmez onu. Eflatun yaprakları vardır. Tam gobeğinde de bir yıldız; özu sut gibi beyazdır. Kraliçenin sert dudaklarına bu çiçeği değdirecek olsan, dünyanın öbür ucuna dek peşinden ayrılmaz; kralın yatağından çıkıp dünyanın öbür ucuna kadar peşinden gelir. Ama karşılık isterim güzel oğlan, karşılık isterim. Neyin eksik? Neyin eksik?

(…)"Ben kendi ülkemin prensi olduğumu, beni tutsak etmek isteyen Tatarlardan kaçtığımı söyledim. Tüccarbaşı gülümsedi, bana uzun bambu kamışların ucuna gecirilmış bes kelle gösterdi.Sonra bana Tanrı'nın peygamberini sordu; 'Muhammet' yanıtını verdim.Bu adı duyunca, boyun kesti, elimden tutup beni yanına oturttu. Bir zenci bana tahta bir çanakla biraz kısrak sütü, biraz da kızarmış kuzu eti getirdi.

INFANTA’NIN DOĞDUĞU GÜN, İspanya prensesinin doğum gününün anlatıldığı zengin saray tasvirleriyle çocukların hayal gücünü geliştirebilecek, farklı olanla alay etmemeyi aşılayabilecek bir masal:

(..)Infanta güle güle, "Ama niçin bir daha dans etmeyecekmış?" diye sordu.

Saray bakanı yanıt verdi: "Çünkü kalbi kırılmış."
Infanta'nın kaşları çatıldı, ince gül yaprağı dudakları, zarif bir gururla kıvrıldı; "Bundan sonra benimle oynamaya gelenlerin kalbi olmasın," diyerek bahçeye kaçtı.

BENZERSİZ HAVA FİŞEĞİ; kaba bir tabirle kendini bir halt sanmanın komik masalı

(…)tahta kutuya sımsıkı bağlı gelen ve hep kırık kalbiyle övünen dalgın bir Çarkıfelek, "Nereyi severseniz dünya orasıdır," diye coştu.

"Ama, artık sevginin modası geçti, onu şairler öldürdü. Bu konuda öyle çok yazı yazdılar ki inanan kalmadı,
(…)Delifişek, Roma Yıldızı'na, "Duyarlı kimse de nedir, kuzum?" diye sordu.
Roma Yıldızı belirsiz bir fısıltıyla, "Kendisinde nasır olduğu için, sürekli başkalarının ayaklarına basan kimse," diye yanıt verdi

(…)Coğu kez kendi kendimle uzun uzadıya söylesilerde bulunurum, bunda öyle becerikliyimdir ki kimileyin söylediklerimin bir tek sözcuğunu bile anlamadığım olur."
Susineği, "Öyleyse felsefeyle ilgili konferans vermelisiniz," diye bir cift güzel burumcuk kanat acarak gökyüzüne yükseldi.
(…)Hava Fişeği, "İste hep koyde oturup kalktığınız açık," dedi."Yoksa benim kim olduğumu bilirdiniz. Ama, bilgisizliğinizi bağışlayabilirim; başkalarının da kendimiz gibi özel olmasını ummak büyük haksızlık olur. Şimdi benim gökyüzüne uçup altın bir yağmur sağanağı halinde yere inebileceğimi duyunca hiç şüphesiz şaşar kalırsınız."

Ördek, "Böyle bir şeyi düşünmem bile," dedi, "Çünkü, bunun hiç kimseye bir yararının dokunacağını sanmıyorum; şimdi okuz gibi tarlayı sürüp at gibi araba cekebilseniz ya da çoban köpeği gibi koyunlara baksanız gene de bir şeydir."

Diğer masalların adları şöyle: Genç Kral, Yıldız Çocuğu, Bencil Dev (bir keresinde e-postama gelen şu “hisli,manalı” hikayelerden biri de buydu, hatırladım hemen), Candan Dost

4 yorum:

  1. Kendimi hiç masal okumamış bir açgözlü çocuk gibi hissettim.

    YanıtlaSil
  2. nakilan-ı ahbar ve raviyan-ı asar der ki, masal okumalıı :)) geçmiş olsun bu arada. selamlar

    YanıtlaSil
  3. SNB; teşekkürler. Bu arada canım gerçekten masal okumak istiyor, en safiyanesinden (eskilerden) çizgi film izlemek...Problemlerden ve ciddiyetten bunalınca iyi gelebilir...Gerçi ben hep tatildeyim bazılarına göre :)

    YanıtlaSil

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)