17 Mayıs 2011

PİNHAN, SIR DEDİĞİN NEDİR Kİ...

Çok güzel başladı ve devam etti. Sadece ilerledikçe karakter ve mekânların artmasını beklemiyordum. Daha içe dönük kalacakmış gibi hissetmiştim ilk 25 sayfa boyunca. Ama çizilen renkli mekân ve karakterler, Osmanlı’nın ve sufiliğin bir dönemini türlü ve de sevimli detaylarla anlatan bu kalabalık, başımı ağrıtmadı. Ortalara doğru ise İ.Pala’nın zengin detaylarla dolu Katre-i Matem’i geldi aklıma. Ama Katre-i Matem tam bir dönem romanıydı bu açıdan. (Onu da yazmıştım arşivdedir,efendim.) İki romanda da zekice bir kurgu,kolay geçişler var; birkaç bölüm sonra “ha, demek ki o şuymuş, şundan dolayı şöyle şöyle mi olmuş, aa…” şeklinde mırıldanıyorsunuz. (Özellikle de Katre-i Matem’de.)

Yine telekinetik Nevres karakteri P.Safa’nın Yalnızız’ındaki benzer sekansları hatırlattı hemen. Sefih Ali’nin çaldığı türbe örtüsü ile ilgili bölüm ise, yanlış hatırlamıyorsam, Ö.Seyfettin’in bir hikayesiydi, seneler evvel okuduğum. Benim ilk çağrışımlarım bunlar oldu okurken. Tabii dervişlikle ilgili kimi seromonileri ve selamlaşma türü detayların bir kısmını da anımsadım, bir kısmını ise ilk kez duydum. (Bu arada nerelerin kurgu olabileceğini bilecek kadar vakıf değilim tasavvufa, yanlış anlaşılmasın :))

Lisede edebiyat-tarih dersleri alırken neden geçmişteki bu detayları içinde barındıran “modern” romanlar yazılmıyor ki diye düşündüğümü çok çok iyi hatırlıyorum. Bence Pinhan benim o zaman demek istediğim şeye denk düşüyor.

Beklemediğim başka bir şey de işin fantastik bir hal alması idi. Rüyalar, âlemler, büyüler, “insanlaşan, ruh,irade sahibi olarak karakterleşen sular,dereler,ağaçlar,hayvanlar,sarmaşıklar…birbirine karıştı ilerledikçe. Kötü müydü, hayır. Sadece tasavvufu daha içine alan bir roman beklemiştim zira kitaba eklenmiş söyleşide o dönem çok yoğun ve lezzet alarak tasavvuf okuduğunu belirtmiş Şafak. Daha derin bir roman beklemiştim bu yüzden. Ama düşünüyorum da öyle bir romanı yazmak zor olmalı; içerik ve anlam adına da, geniş kitlelerce okunabilirliğini sağlamak adına da. Roman böyle bir şey işte, ne gerçek, ne de yalan:)

Şafak’tan ilk Araf’ı okumuştum.
 Aşk, kuzenimdeydi, İzmir’e dönmeden okuyuvermiştim. Araf gibi güpgüzel bir romandan sonra müthiş bir hayal kırıklığı olmuştu, onu da yazmıştım burada. Pinhan, hem de bir ilk roman olarak gayet güzel. Tabii bu yüzden de kıskandım doğrusu, tıpkı beğendiğim diğer eserleri(yazarlarını bittabi) olduğu gibi:)

Araf demişken,yazar meğer Pinhan’da “isim” kavramını kurcalamaya başlamış. Araf’ta biraz daha ilerletmişti.

Aşk kitabı iki kat hayal kırıklığı oldu Pinhan’ı okuyunca. Ve Aşk’ı tamamen Batı insanına yönelik olarak yazdığına kani oldum, keşke Türkçe’ye çevirmeseydi! Hatta bu çevirme işinin para için yapılmış bir işlem olabileceğini düşündüğümü söyleyerek yazara olan kıskançlığımı bir kez daha gün yüzüne çıkarıyorum:)

Şiirvari bir dil, eski kelimelerin rahatsız etmeden kullanılması, akıcı, daha bunun gibi çok cümle,paragraf göreceğimizi vaad edercesine çekinmeden herşeyi bir kerede o sayfada döken o üslup harika doğrusu. Uzun lafa ne hacet, beğendim Pinhan’ı.

Konusundan bahset diyecekler olursa, küçük yaştayken bir “tesadüfle” Dürri Babanın tekkesine yerleşen ve sonrasında tekkede Pinhan (Farsça’da gizli,saklanmış demek) adını alan delikanlının “kendini bulma ve kendiyle barışma” öyküsünün, sufiliğin temel kavramları kenar taşları alınarak yazılmış, fantastiğe kaçmış anlatımı diyorum ben. Romanın kurgusunda belkemiği ise; hünsa olan Pinhan’ın bu çift cinsiyetliliği ile tam bir kabadayı mahallesi olan Akrep Arif (sonraki adı ile Nakş-ı Nigâr) mahallesinin bu çift isim sebebiyle bereketinin,dengesinin bozulması ile dengesini yeniden bulma çabasının kesişmesi. (Bu cümleyi yeniden yazmalıyım:))

Künye:
Kitabın adı: Pinhan
Yazarı: Elif Şafak
Yayınevi: Doğan kitap
Basım yılı: 2011
İlk basım yılı: 1997
                                                  (Bu arada kapağı hiç beğenmedim.)


***********************

…İlelebed süreceğini sandığı derin mi derin sessizlik, kabzası yakutlarla bezenmi bir hançerle boydan boya yırtıldı. Beklediği cevabın kesik başı gümüş bir tepsi içinde ayaklarına atıldı…

…Osmanlı devrinin taht şehrine az bir mesafe kala önü sıra ilerleyen kandil nazlı bir edayla sönüverdi. Demek ki varmıştı. Dâr-ı dünyada arayıp durduğu yer işte burasıydı. Sol omuzunda asılı duran koca boynuzu çatlamış dudaklarına yapıştırıp var gücüyle üfleyerek, giderek yaklaşmakta olduğunu “oraya” ve “oralılara” haber verdi. O kallavi ses, şehrin kurşuni kubbelerinde iç içe geçmiş halkalar çizerek göğe ağdı; kül olup yere yağdı. Kül dediğin, devr-i Yusuf’tan beri havaya savrulurdu.

…Bütün bunlar olurken kara kış fena bastırdı. Koç başlarıyla kapılara dayandı.İçeri buyur ettiler onu. İkramda kusur etmediler…

…Akşam ezanıokunduğunda dükkanı kapamak üzereydim ki içeriye müslüman bir kadın girdi. Bir göle gibiydi. Beraberinde reyhan,ceviz,tarçın kokuları getirdi…

…Pinhan gözlerine inanamadı. Dertli Hagopik ağlıyordu. Deminden beri göz pınarlarında tutunamayan, giderek kırmızıya çalan damlalar, şimdi hızla aşağılara süzülüyor, bunca senenin esaretine son veriyorlardı…Pinhan şaşkınlığından sıyrılıp yere dökülmek üzere olan kan damlalarını avuçlarıyla topladı. Soluğuyla kuruttu onları. Avuçlarında asi,iri iri, erguvani cam taneleri.

…Her an her şeyi yapabilmenin iddiası, yüze gülüp arkadan hançerlemenin mayası, aç bitlerin,kuduz pirelerin arsızlığı ve bir kancıklık susması vardı o gözlerde…









6 yorum:

  1. İlk baskısı Doğan Kitapevinden değildi.Bu doğanın icadı bir kapak ve haklısın berbat olmuş. Ne kitapla uyumlu ne de anlamlı bir çalışma.
    Pinhan, ilk kitap olarak müthiş ve her seferinde kıskandırıyor insanı ama bugün Beenmayanın postunda öğrendiğim bir bilgiye göre aslında bri ilk kitap değil.Bundan önce, öykülerini topladığı bir kitabı varmış artık kendisinin bile inkâr ettiği ve bulunamayan.:)
    Mahrem ve Bit Palas da müthiş. Özellikle, Bit Palas hem kurgu hem de o kadar kalabalığın içinde, tek tek işlenmesi karakterlerin, karışmadan karıştırılmadan oyunu tamamlaması çok iyi. Masalsı anlatım, hikaye içinde hikayeler Elif Şafak'ın en sevdiği kurgu biçimi. Sanırım, yeni dönemin başat özelliği artık bu olacak. Aşk konusunda haklısın, tam bir piyasa işi.

    YanıtlaSil
  2. Şafak'ın "ben yazarım bir şeyler, olur gider" diyerek yola çıkan güruhtan olmadığı kesin. Dolayısıyla ilk roman da olsa epey kuvvetlenmiş bir şekilde girmiş yazı dünyasına. O ilk öyküler de muhtemelen kalem alıştırması olduğu için unutulmak istenmiştir:)

    Ve ben de hikaye içinde hikayeleri severim,ve de zekice, kolayca bağlanıp birbirine ulanan kurguları. Eh, artık diğer Elif Şafak kitapları da düşünmeden alınıp okunurlar artık:)

    YanıtlaSil
  3. Bildiğim kadarı ile elini saldığı kitabın alıp gittiği, hesaplama olmadan, plansız programsız yazdığı tek kitap mahrem. Yani kendi öyle söylemişti diye hatırlıyorum. Çala kalem başlayıp gittiği yere gider diyen son dönemde Hakan Günday var. Elif Şafak iyidir.Biraz da süsleme sanatını abartmasa.:)

    YanıtlaSil
  4. Pinhan'a bir türlü başlayamadım, kaç kere başucumda süründü durdu sonra da kütüphaneye kalktı...

    Şahane bir yazı olmuş, bu aralar tekrar ortaya çıksa iyi olacak gibi duruyor.

    Ben sadece Aşk'ı okudum, onu da beğenmiştim. Sanırım Şafak'ın diğer kitaplarını henüz okumadığım için böyle bir düşüncedeyim. :)

    YanıtlaSil
  5. Usta, ekteki söyleşide aynen dediğin gibi birdenbire başlayıp öylece yazıp bitirdiğini anlatmış.

    Kitapçı Kız; sana da naçizane Pinhan'ı eline al derim. Araf da iyi başlamak için. Bence Aşk son sıralara düşecektir, bunları okuduktan sonra :)
    Usta'nın da dediği gibi Bit Palas ve diğerleri de pek bir tavsiye edilen kitapları Şafak'ın. Güzel bir üslubu ve dili kullanışı var,haliyle okuyup istifade edeceğiz artık:) Tabii ingilizce yazıp sonradan çevirilme durumları da var Ama Araf'ta bu sorun olmamıştı, Aşk'ta olmuştu. Diğerlerini ise sanırım önce Türkçe yazmıştı...

    YanıtlaSil
  6. pinhan gerçekten güzel bir kitap çok değerli tasavvufi bilgiler var ve bunları öykü içine çok güzel işlemiş nakış nakış.tavsiye ederim

    YanıtlaSil

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)