5 Şubat 2011

SAYIN OKURLARIMIZ;GAZETEMİZİN GÜZİDE YAZARI SAYIN N.NARDA'NIN YÜZYILIN ROMANINI TEFRİKAYA İFTİHARLA DEVAM EDİYORUZ!

BÖLÜM20-2

Kapı çalıyor: Güm güm güm…

- Girin!

- Uyandırdım mı?

- Öyle oldu. Uyuyakalmışım. Bunu der demez rüyamı hatırladım: Bana isim bulan kaptanı… yine rüya görmüşüm… Tam da zamanıydı, bir şeyler söyleyecekti kaptan… Bu rüya ne anlama geliyordu, bana bir isim bulmuştu? Belki de gerçek adım buydu. Bilinçaltım bu şekilde onu gün yüzüne çıkarıyordu?

- Arkadaşlar laboratuarda bekliyorlar. Bir- iki basit test yapacağız. Hazırsan gidelim.

- Hazır olmayacak bir durumum yok ki.

- Psikolojik olarak belki…Neyse, gidelim o zaman.

Ellerimle saçlarımı tarayıp düzelterek yataktan kalktım. Azer kapıyı açtı ve eliyle ‘buyurun’ yaptı:

- Bayanlar önden.

Kapıdan çıkınca önüme geçmesini bekledim. Laboratuar neredeydi bilmiyordum. “ Şu tarafa!” diyerek ilerledi. Beni getirdiği kapının önünde herhangi bir uyarıcı yazı, levha bulunmuyordu. Kapıyı açarak içeri girdi. Ben de arkasından. Evet, burası gerçekten bir laboratuardı. Bir sürü masa, masalarda beherler, pipetler, değişik ebatta tüpler vs. vs… Dipte ise perdeyle ayrılmış bir alan. Burasının muayene için ayrılmış olduğu belli. Doktorlar? İşte ikisi sol köşede, beyaz önlükleriyle baş başa vermiş konuşuyorlar. Birisi tıfıl daha.

Azer:

- Tanıştırayım. Kılavuzumuz küçük hanım. Bunlar da meslektaşlarım doktor Sina ve doktor Rûba.

- Memnun olduk efendim. Başarılarınızı duydukça daha bir şevkle çalıştık laboratuarımızda. Savaşı kazanacağımıza daha çok inanıyoruz artık.

Azer’e döndüm:

- Siz de doktorsunuz öyle mi?

- Şaşırdın mı?

- Doğrusu evet. Zâde de fizik mühendisi olduğunu söylemişti. Bu ordudaki askerler çift meslekli demek ki.

- Aslına bakarsak bu orduda asıl mesleği askerlik olan kimse yok.

- Nasıl yani?

- Yanisi şu: ‘Doksanbirinci (91.) Anlaşma’ya göre mecburi askerliğin ve düzenli bir ordunun gereksizliğine karar verilmişti. O tarihten bu yana düzenli bir ordumuz bulunmadığı gibi subaylar da yetiştirilmedi aynı anlaşmanın diğer hükümlerine göre. Sadece tek bir askeri okul ve yılda otuz öğrenci.

-Otuz mu?

- Sembolik bir şey.

- Çok, çok saçma. Tuhaf, ne bileyim, saçma işte!!

- O zamanlar sonsuza dek süreceği sanılan bir barış ve refah vardı. Tabii ben bunları sonradan öğrendim. Sonuç olarak savaşın patlak vereceği anlaşılır anlaşılmaz bizim gibi gönüllüler oluşturmuş bu orduyu.Her şeyiyle hem de. Tabii askerlik eğitimi almış bazı komutanların desteğiyle. Ama halihazırda okuldan eğitimli askerlerin, subayların sayısı az. Ben de aslında doktorum. Kılavuz olarak seçildikten sonra, senin de bildiğin gibi, geri dönmedim. Burada askerlik eğitimi aldım ve pilot oldum. Hava kuvvetlerindeyim senin anlayacağın. Durum bundan ibaret. Bu yüzden tanışabileceğin birçok subayın asıl meslekleri hep farklı olacaktır. Gelelim muayeneye. Şimdi birtakım testler yapacağız. Anlatayım.

- Önce şunu söylesem. Parça parça da olsa sürekli bir şeyler hatırlıyorum ben. Yani anlaşmayı hatırlamıyorum ama…

- Anladım. Bu iyi tabii. Ama yine de testleri yapalım.

- Siz bilirsiniz.

İşte, keskin bir ‘ecza’ kokusu. Deminden beri beni ‘dürtüp’ duran şey buymuş demek ki. Bu koku, her zaman bende kötü anıların uyanması demek. Neden her zaman? Hastaneleri ve ilaçları kim sever ki? Beni rahatsız eden daha kötü bir şey? Ama ne? Hayatımın önemli bir kısmı hastanelerde hasta olarak geçmiş olabilir mi? Öyle değil, bir sefere mahsus ama korkunç bir an, ya da anı?

Sanırım ismi Rûba olan, bir kapı açtı; laboratuardan başka bir odaya geçilmesini sağlayan bir kapı. Bu odada birtakım cihazlar bulunuyordu. Testleri bu cihazlarda yaptılar. Birinden diğerine geçiyorduk. Işık testleri, refleks kontrolleri,kan almalar, bilmediğim başka bir sürü muayene…Birkaç test dediği bu muydu Azer’in? Başım dönmeye başlamıştı.

- Tamam, tamam bitti. Rahatla küçük hanım. İyi misin?

- Bilmem, başım dönüyor sanki. Bir tuhaf oldum.

- Koluma gir, seni odana götüreyim. Biraz uzan kendine gelirsin.

Böyle söyleyerek beni odadan çıkarıp laboratuara getirdi. Oradan da odama. O ‘ecza’ kokulu mini hastaneden çıkmak iyi gelmişti. Odama girer girmez kendimi yatağa attım. Bir- iki dakika uzandım. Baş dönmem ve mide bulantım hemen hemen geçmişti. Azer başımda bekliyordu.

- İyi misin şimdi?

- Evet.

- O halde seni yalnız bırakabilirim.

- Elbette. Teşekkürler.

- Peki, sonuçları az sonra almaya başlarız. Yemekten sonra da konuşuruz. Akşam yemeği burada, büyük alanda, topluca yenilecek. Bir nevi kutlama olacak. Görüşmek üzere…

Odadan çıkıp gitti. Topluca yenilecek bir akşam yemeği…İyi. Sonuçlar da çıkmaya başlarmış .Ne çabuk, alışkın değildik anneannemle biz sonuçları bu kadar çabuk almaya. Anneannem… onun hastalığı yüzünden hastane köşelerinde, işinin ehli olmayan müsvedde insanlarla…bir vukuat, tam olarak ne olmuştu? Nezaretteki ben miyim? Anneannem hayatta mıydı? Akrabalarım kimler? Ailemin diğer fertleri? Kimsem yok. Sadece ben varım. Yalnızız hep, sadece iki kişiyiz, o ve ben. Ama bir kalabalık var etrafımızda. Nedir o? Bilemiyorum……….Kalabalık akşam yemekleri var. Ama her zaman değil. Yılın bazı zamanları her akşam, kalabalığız yemeklerde. Hoşumuza gidiyor bu. Şimdi Azer toplu akşam yemeğinden bahsedince iyi şeyler uyanması hissiyatımda bundan olsa gerek. Galiba hâlâ başım dönüyor. Dinlenmeliyim. Gözlerimi kapadığım an kaptan, ‘Hızır Kaptan’ beliriverdi güleç yüzüyle.Gözlerimi açtım. O da kayboldu. Tuhaf bir rüya daha. Bilinçaltı faaliyeti olmalıydı…

İçerisi sıcaktı. Çantamdan, daha ince oldukları için eski kıyafetlerimi çıkardım ve üstümü değiştirdim. Aynayı çıkardım sonra da. Saçlarıma çeki- düzen verdim. Yapacak başka bir şey kalmamıştı ve bu oda bana dar geliyordu. Kapıya yöneldim. Bu kez hiç nazlanmadan açıldı kapı. Hangar da yerinde duruyordu. Masalar, çeşit çeşit elektronik cihazlar, insanlar…her yerde bunlar vardı, her yerde bir faaliyet, kımıltı. Yalnız sağ tarafımda dört- beş masanın yan yana sıralanmasıyla oluşturulmuş, izole edilmiş bir alan vardı. Oturmak, konuşmak,dinlenmek, toplanmak amacıyla düzenlenmiş olmalıydı. Bu sırada Seba göründü:

- Azer testler yaptırtmış. Her zaman böyle temkinlidir. Fazlasıyla. Ama iyi olmuş. Baştan ayağa kontrol ettirmiş seni. Görev öncesi iyi olmuş. Gel, seni dolaştırayım. Sonra yemeğe otururuz. Azer bahsetti mi?

- Kutlama yemeği.

- Evet. Ekibi de konuşuruz yemekten sonra. Bölgeyi biliyor musun?

- Evet. Yalnız iki ana sahadan biri doğru yer olacak. Hangisinde bulacağız Koza’yı, bilemiyorum.

- Tamam, akşam konuşalım hep beraber. Bir- iki saat kaldı şunun şurasında. Bak, burada ses ve enerji taramaları yapılıyor. Doğrudan tarama yapamadığımız mesafelerden ise oradaki birimlerimizin tarama sonuçları anında yan taraftaki masaya, şuraya bak işte, gönderiliyor. Gönüllülerin durumları ile en sonda gördüğün grup ilgileniyor. Gidelim o tarafa. Senin anlayacağın bir koordinasyon ve komuta merkezi burası.

- Durum nedir? Diye sordu komutan ilerlediğimiz masanın başındakine.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)