15 Şubat 2011

MISTER FAWER’IN IŞIĞINDA DÜŞÜNCEMSİLER





                           
Kitabın adı : Olasılıksız (472 sayfa)

Yazarı : Adam Fawer

Yayınevi : April Yayıncılık

Basım yılı : 2oo8

Çeviren : Şirin Okyayuz Yener



Geçtiğimiz kurban bayramında kuzenlerimden biri hediye etmişti. Hiç okuyasım yoktu. Arka kapağı okuyunca “Hah, can sıkıntısında okunacak bir kitap.” Demiştim. Öyle de oldu. İyi ki para verip almamışım bu kitabı!

Yalnız baştan söyleyeyim; kitapta bahsedilen zaman-kader vb. bilimsel-felsefi- dini konuları doğrudan ilgili kaynaklardan okumak size sıkıcı geliyorsa, bu kitap size giriş yaptırabilir, macera- bilgi-düşünme harmanı babından. Yoksa benim gibi aşmışlar için gayet sıradan :)

Ama hakkını yemeyelim, artık üzerine birşey okumadığım konuları hatırıma getirdi ve uzun süredir ara verdiğim bir kitabı elime almama vesile oldu. Umarım bu kez bitiririm.

Arka kapağın sadece ilk cümlesi: “Olasılıksız demek yetersiz kalacaktır. İnsanı adeta büyüsü altına alan bu hikâyede A.Fawer, bilim, felsefe,entrika ve maceradan ortaya bir başyapıt çıkarmış.Clive Cussler.” Bilim, felsefe,entrika ve macerayı kullanmış ama ortaya çıkan sıradan bir roman olmuş.

Kitabı atlayarak okudum; aksiyon istersem film izlerim, sıradan tasvirleri ve kurguyu okumakla elime bir şey geçmeyeceğine göre!

Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi aklıma geldi, onu da böyle vakit geçsin diye almıştım lakin o çok daha başarılı idi kanımca, en azından daha sürükleyici idi. Bu kitabı sırf sonu nasıl diye görmek için bitirdim: Klasik klişe Amerikan macera filmi pardon romanı bitişi. İyiler kazanır( patlamalar, bombalar vız gelir) kötüler cezasını bulur!

Kitap istatistik ve özellikle olasılık teorisinin zaman üzerine uygulanabilirliği ile “geleceği görme” yeteneğinin gerçekleştirilmesi olayı/deneyi üzerine kurgulanmış. Ama yavan kalmış bana göre. (Ama tesadüf diye bir şeyin olmadığı, kararlarımızın kendimiz dışında pek çok kimsenin hayatını da etkileyebileceği konularında hemfikiriz.)

Yine de eğer kuantum fiziği ve mekaniği, zamanın göreceliliği, geleceği görme vb. üzerine bir şeyler okuyup öğrenmek istesem bu kitabı alıp okumazdım.
Zamanında İstatistik ve Olasılık derslerinden ikişer kez kalmış biri olarak, kitapta zırt pırt rakamlarla olsalık örneklerinin verilmesi zaten yeterince korkunçtu. Ki kitabın başlangıcının kumar sekansı ile açılması benim gibi okeyden başka oyun bilmeyen biri için yeterince tersti :) At yarışı, toto vb. oynamayı düşünenler bir kez okusunlar ama, neden kazanamayacaklarını anlamak adına:)
Kitap sayfa 335’den sonra (25.bölüm) biraz toparlanır gibi oldu, yaslandığı bilimsel temelleri (varsayımları desek daha iyi) açıklama bakımından.Yine de altını çizdiğim yerler oldu elbet; kimisine katıldığım, kimisine katılmadığım sözler, düşünceler, kendi aklıma takılanlar:


S:48- 52 arasında Blaise Pascal’ın olasılık teorisini nasıl bulduğu, bunu kullanarak nasıl dünyevi zevklerden(daha doğrusu hedonizmden) vazgeçerek dindar bir yaşamı seçtiği anlatılan bölüm, X’i seçmenin beklenen değeri” diye bizim mühendislik ekonomisinde hâlâ kullandığımız formül. Daha önce kitabın bu kısmından haberdar olmuştum. İlginçti.

Kahraman sınıfta bunu açıklıyor, yani bilimsel olarak dindar hayat yaşamanın –ister inansın, ister inanmasın- kazançlı olduğunun nasıl kanıtlandığını anlatıyor.

Öğrencilerinden biri de soruyor:

- Peki siz neden böyle yapmıyorsunuz?

Kahramanımız Caine’nin cevabı basit: İki nedeni var: Birincisi bana kalırsa dünyevi zevkleri tadarak yaşanacak bir hayat insana pozitif sonsuzluk getirir (burda mutluluk denmek isteniyordu herhalde?) ama dinî bir hayat negatif sonsuzluktur. İkincisi, piyangoyu neden oynuyorsam dünyevi zevkleri de aynı nedenle seviyorum: Bazen insan ‘istatistiklerini canı cehenneme’ demeli ve canının istediğini yapmalı. (Burada öğrenciler Caine’i alkışlayıp ıslık çalarlar!-s:52 sonu ve devamı-)

Burada Caine’in “canının istediğini yapma” (yani İslam tasavvufundaki ıstılahı ile nefsine uyma) durumunun nereye kadar uzandığını ve bunun kişisel,toplumsal tüm sonuçlarını sorgulamamız lazım, bu bir.

İkinci takıldığım nokta; insanın çok önem verdiği “bilimin” kanıtlamasına rağmen yani aklının ona göstermesine rağmen, bunu görmezden gelip “canının istediğini” yapmayı tercih etmesi, istemesi.

Üçüncüsü “hıristiyan dindarlığı, dünyevi zevk almayı kesmesi” ile benim mensup olduğum dinin dindarlığının da karşılaştırılması gerek. İslam dini bir kenara çekilip insanlardan uzakta dinini yaşamayı değil, insanlar içinde, onlarla birlikte, “meşru daire” içinde yaşayıp acısı tatlısı, hatası kusuru ile ama yeri geldiğinde hatasını görüp yapmamaya ahdederek yaşamayı üstün tutar. Evlilik teşvik edilir, ama eşlerin birbirine saygı ve sevgisi, sadakati, birlikte göğüs germesi olduğu bir evlilik; zina suçtur,aileyi ve nesebi korumak vd.adına; dürüst bir çalışma vardır, kimsenin emeğini zayi etmediği gibi hakkını kimseye yedirtmez, pasif değildir; çalmak, iftira,yalancılık suçtur, ama hayat kurtarmak için bazı yalanlar söylenebilir, çünkü insan halleri vardır… gibi. Meşru daire aslında insnanın tüm ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Ama bu dinin mensupları olarak “okumayı ve araştırmayı” sevmediğimiz için farkında değiliz, o da ayrı mevzuu :)

Caine’nin cevabına bakıyorum da; dinler bu yüzden sevilmiyor işte: Canının istediğini yapamıyorsun diye. Bir cezalandırmadan dolayı, bir cehennem korkusu ile yapamamaktan… {Cennet bedava olacaksa imtihan vakıasının ve akıl, irade, vicdan gerçeklerinin ne lüzumu olsun?Sonra da öteki dünya inancı reddediliyor. Yanlış anlaşılmasın, herkesin kendi inancı, saygımız vardır: }

Ve kaldı ki İslam dininin bu aşaması yani ceza korkusu ile dinin emirlerine uyma telakkisi, imanın en düşük mertebesi sayılır. Kabaca söyleyeceğim yine,  düşünme, sorgulama, hissetme, baktığını delip arkasındakini de, sağındaki solundakini de, üzerindekini de görme melekelerini kullanmayan tembellerin seviyesidir. İnancın öyle bir seviyesi de vardır ki Caine’nin HerAn katmanlarında gördüğü “zamansız”lığın keşfinde gizlidir. (Dilim çok sürçtü burada, bilenler anlamıştır :))

(Burada Balsac’ın Köy Hekimi’nde bazı yazdıkları da hatırıma geldi. Ama yazıp uzatmayacağım.)

Kitapta Filistinli teröristler deniyor, tabii,İsrail sütten çıkma ak kaşık! (s:66)

EEG’yi 1929’da bulan şahıstan, beyindeki dalga türlerinden bahsediyor hazret. (s:75) İnsanın bir enerji yumağı olduğu, ruhu da böyle tanımlayan pekçok bilim adamı olduğunu biliyorduk zaten : )

Tommy, lotoda on yıldır aynı sayıları oynuyor, kazanıyor ve intihardan vazgeçiyor…Ama mutlu hissetmiyor, bir hedefi olmalıymış, bu parayı önemsemiyor! İnandırıcı gelmedi bana.(Hedef de kitabın sonunda anlaşılıyor ama fazla “mistik” ve klişe bir kurgu olmuş bu. Sadece bu amaçla katılmış romana, birkaç sayfa ile…) s:95 ve daha nice klişe…

..Planlasa zamanlaması bu kadar iyi olmazdı. (Kaçacak ya, adam yaklaşırken asansörün önünde bekliyor korkuyla. Tam yakalaycak adam, asansör geliyor, kıl payı kurtuluyor bizimkisi !)

Şizofrenik ikizi Jasper gibi o da “ses” duymaya başlayacak…

Heisenberg’in 1926’da ortaya koyduğu Belirsizlik İlkesi. Şahsı muhteremi kuantum mekaniğinin babası sayarlarmış.(s:112 ve sonrası) Newton ve avanesinin “deterministik” görüşlerinin tersi imiş yaklaşımları. Anlatayım mı? Evet mi? Tamam: Heisenberg o makalesinde matematiksel olarak ispatlamış ki , sonucunu etkilemeden bir fenomeni gözlemlemek imkânsızdır. O halde gözlemlerle elde edilen kurallar gözlemlenemeyenler için geçerli olmayacak, her şey mümkün olacaktı; her şey olanaklı.

Deterministlere göre evren değişmez kurallarla yönetiliyordu ve hiçbir şey belirsiz değildi. Her şeyin bir nedeni vardı ve insanlar eğer ‘gerçek’ kuralları anlayabilse ve evrenin şimdiki durumunu kavrayabilse, bunların tahmin edilebileceğini savunuyorlardı.

Burada ise aklıma şunlar geldi: İslam dininde bir ‘sünnetullah’ kavramı vardır; bildiğim kadarıyla Allah’ın evren için koyduğu kanunlardır; ışık ve su gibi şartlar sağlandıkça tohumun çimlenmesi, yeryüzündeki yerçekimi ile sabit kalabilmemiz, güneşin etrafında dünyanın dönmesi, suyun kaldırma kuvveti…Siz bu kanunlara uyarak işlerinizi yaptıkça yolunda gider, tohum için gerekli suyu,ışığı,toprağı vb. sağlayarak tarım yaparsanız ürün alırsınız, kaldırma kuvveti vd. kanunlara göre gemi yaparasanız yüzer… gibi, ki bu kanunlar inanan inanmayan herkes için geçerlidir ve “fiili dua denen kavramla da ilişkilidir. Mucize denilen olaylar da Allah’ın bu kanunları işletmediği ya da farklı şekilde işlettiği durumlardır; Hz. Musa’nın asasını denize vurup yol açılması gibi…)

Ancak bazı aziz ve velilerde olduğu gibi dünyanın bu kısmen sabitleştirilmiş boyutunun dışına çıkıp bu boyutu ve diğerlerini bir üst- boyutla görüp keşfedebiliyorlarmış. Bu cümleler okuduklarımdan kalan, tamamen bana ait sözler, eksik anlamış ya da yorumlamış olabilirim.)

Bu sayfalarda Darwinizm de yerini almakta: Darwin Türlerin Kökeni’ni yazdığında (buraya da göz atabilirsiniz:……….) felsefecilere ve fizikçilere, yüce bir güç tarafından geliştirilmiş bir dünya değil de sayısız, belirsiz mutasyon sayesinde milyonlarca yıl boyunca evrim geçirmiş bir dünya olduğu görüşünü sundu. Bu eser 1859’da yayınlandığından beri Yaradılışçılık’ı reddederek evrimi savunan herkes kader gibi belirli değişmezler olduğunu da reddetmişti ve determinizmi de reddetmek zorundaydı.

Burada karşıdaki kişi konuşanı suçluyor(!) : Evrime inanmıyor musun yoksa?

- Tabii ki evrime inanıyorum. Ama Darwin’in evrimin ve doğal seçilimin (seleksiyon) rastlantısal mutasyonun sonucu olarak ortaya çıktığı savı henüz kanıtlanamadı…(s:114 ve devamına göz atılmalı)

S.214: Aziz’e iki defa söylemeleri gerekmiyordu. En iyi durumda bile kendi ırkından insanlara polisin nasıl davrandığını biliyordu. (İnsan haklarındaki çifte standardın edebiyatta yer edinmesi!)

S. 227: (Caine ve Nava yaralı halde giderlerken) insanların tam da New York’lulara özgü bir biçimde başkasının işine hiç mi hiç bulaşmadıklarını gördü.

S. 251:Hiçbir şey oluyormuş gibime gelmiyor… (cümleye bak!)

S. 299: …sanki yeterince isterse, yeterince kendini sıkarsa, bir şeyi değiştirebilecekmiş gibi hissederdi.

S. 334: Jung’un toplu bilinçaltı teorisinden bahsedilmiş: Yeni doğan bir bebek annesinin göğsünü nasıl emeceğini bilir, yavru bir hayvan doğduktan birkaç saniye sonra ilk adımını atabilir, balığın yumurtaları kırıldığında yavruları yüzmeyi bilir…(Bunun kaynağını biyologlar DNA’da kodlanmış olduğuna veriyorlar, fizikçiler ise başka bir açıklama arıyorlarmış. Bu sayfalar da bilimsel soru sorma ile felsefenin buluştuğu dişe dokunur yerlerdi, bence.)

Kitabın zaman diye bir şey olmadığını (s. 339’da Jasper dillendirir bunu) anlatmaya çalıştığı (benim anladığımı kısaca böyle ifade ediyorum) bölümlerde kader olgusuna da giriyor ve bir bakıma çıkamıyor işin içinden. Yine de iyi bir açılım, benim dini okumalarımla örtüşüyor. { Kader bir ilim türüdür ve onu anlayıp anlatabilmek için ilim adamı olmak gerekir. (o ilim- bilim adamını bulur bulmaz yakasına yapışacağım :)}

S. 354: ıssız bir adada yaşasa bile seçimleri tüm evreni etkiliyordu. ( Şu, evden 5 dakika önce çıksaydım taksiyi yakalar,sevgilimin beni aldattığını görmezdim meselesi... Daha önceki sayfalarda da işlenmişti.)

S. 436: Caine: Gelecek onu görene kadar şekilsizdir. Bir parayı havaya attığında iki olası gelecek vardır: birinde para yazı gelir, diğerinde tura. Ama sen görene kadar ikisi de değildir.

Kadın: İşte bu yüzden partiküller aynı anda her yerdedir, çünkü aynı anda tüm geleceklerdedirler.

11 yorum:

  1. Kritiğin hacmine bakınca : Ben şanslıyım demek ki.:))Fawler 'ın kitabını sadece karıştırdım ve sevmedim...Sanırım haksız da sayılmam.:)

    YanıtlaSil
  2. Evet, önemli ve ilginç bir konuyu heder etmiş Fawer.

    YanıtlaSil
  3. Qauntum fiziği için el kitabı değil tabi ama...fena da sayılmazdı yani, bir roman olarak. Fazla sert davranmışsınız bence.

    YanıtlaSil
  4. Yeniden okudum da yazdıklarımı, eh,bayağı giydirmişim.Epey de öznel şeyler yazmışım. Acaba gaddar zamanlarımda mı okumuştum :))

    YanıtlaSil
  5. zevk tabi, göreceli bişi neticedeama... tavsiye mahiyetinde bi kaç şiir ismi yazayım naçizane...

    *suna su
    *suna su için koşma
    25. kısım
    *yağmur kaçağı
    *gece buluşması
    *istanbul ağrısı
    *emperyal oteli
    beni bir kere dövdüler
    *sana ne yaptılar
    kaptan
    liman
    ben sana mecburum
    rüya bu ya-2
    *üçüncü şahsın şiiri
    maria missakian
    pia
    müjgan'a aşk şarkıları
    tatyos'un kahrı
    aysel git başımdan
    *şubat yolcusu

    kesin unuttuğum çok sevdiğim şiirleri de vardır, aklıma doğrudan gelenler bunlar:) bazılarına da yıldız koydum:))

    YanıtlaSil
  6. yanlış konuya yorum girmişsiniz bayım,lakin yukardaki şiirlerden sade pia ve emperyal oteli bu kitapta mevcut.

    YanıtlaSil
  7. evet attıktan sonra farkettim ben de, geri de alamadım!
    halıcı kızlar arasında yaygın bir atasözü vardır "her yanlış bir nakış" derler. (ne halıcıyım ne kız ama çok severim bu sözü, çok derin ve çok sadedir, mütevazı bir kafiyeyle koca bir felsefeyi güzel özetlemiştir) bunları adam fawer'ın altına yazarak kendisini ihya etmiş oluyoruz ki kendisinin bu tarz ihyasal desteklere ihtiyacı var, attila ilhan zaten başımızda taçtır, ihya edilmiştir:) bu yanlışın nakışı da bu olsa gerek.

    bir üç ve beş
    şiirini de unutmamak lazımdır elbette...daha unuttuğum vardır kesin.
    o kitapta olmayabilirler şiirler de google'da varlar:)
    septik bir ruh olarak google'dan çıkanın kitaptaki orijinali olmadığından şüphelenebilirsiniz ki mantıklı...şöyle yapalım:
    ben akşam eve gidince "attila ilhan seçkisi" diye bir yazı yazayım bloga...yok olmaz öyle aşırı uzun bi yazı olur!
    ben eve gidince uygun bir şeyler yapayım, olur mu? :)

    YanıtlaSil
  8. aynen öyle,internetten alınan şiirlere güvenemiyorum.

    halıcı kızlara da bol selam.

    YanıtlaSil
  9. daha bugün bitirdim kitabı.bitirmek için çok uğraştımkahretsin kitapları yarım bırakamıyorum yoksa yarım bırakmayı düşünüyordum.bitti ve rahatladım.yine de fena sayılmazdı:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben biraz acımasız yazmışım diyenler var bu yazımı, sürükleyiciydi ama çok da iyi değildi be :p

      Hoşgeldiniz bu arada:)

      Sil

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)