23 Şubat 2011

BİR MİLOS FORMAN FİLMİ

Işıltılı ışıltılı bakıp duran, inci gibi dişleri, o köpekbalığı gülüşü ile (nasıl da yakıştırmış bu adı takan) Jack Nicholson bu filmde hakikaten parlıyor, cıvıl cıvıl. (E, tabi serde gençlik var,kaç yaşındaymış bakalım; 1975-1937=38. Eh, pek de genç değilmiş ama burada en çok 30 gösteriyor :) )

Ama sadece o değil, tüm ekip öyle. (Tüm ekip deyince, Amerikalıların, filmin sonunda muhasebecisinden ayakçısına, set fotoğrafçısından kamera asistanlarına herkesin adını uzun uzun yazmalarına hayranım.)

Konu, Amerikan sinema endüstrisinde daha sonraları da çok işlenecek bir tema. Ama ilkler her zaman öndedir, kaldı ki böyle güzel bir bütünlük içinde çekilmişse. Tam da burada hakkını vermem lazım, Musevilerden iyi yönetmenler ve oyuncular çıkıyor. Yönetmen demişken Milos ( bildiğimiz Miloş canım) Forman’a sonra değinmek isterim. Bu filmle de en iyi yönetmen; en iyi film ve en iyi uyarlama dallarında oscar aldığını öğrenmiş oldum.

Film Guguk Kuşu olarak çevrilmiş dilimize. Oysa orjinalini çevirseler sorun olmazdı bence: One Flew Over The Cuckoo’s Nest. Ya da “Biri Daha Yuvadan Uçtu” da diyebilirlerdi. Bilemedim şimdi :) 

Burada Guguk Kuşu Yuvası denmesinin ayrı bir anlamı da varmış: Guguk kuşları yumurtalarını hep başka yuvalara bırakırlarmış, kendi yuvaları olmazmış vs…Galiba bir de (İngilizce dağarcığım o kadarına müsait değil) “cuckoo” deli anlamında da kullanılıyormuş...

Filmdeki Hemşire Ratched rolünü üstlenen Louise Fletcher, bu rolle Amerikan Film Akademisinin en iyi kadın oyuncu ödülünü (nam-ı diğer oscar) almış. Sesini asla yükseltmeyen gizli bir diktatör Hemşire Ratched. Kendi kurduğu düzeni, hastaların iyiliği adı altında, sözde dinleyici ve demokratik davranarak koruyor. J.Nicholson’un karakteri McMurphy’nin dediği gibi :Hileli oynuyor.

L.Fletcher, iri renkli gözleri, yay gibi ve ince kaşları ile soğukkanlılık imajını cuk diye oturttmuş. Tabii yüzünü böyle “donuk” olarak muhafaza etmek bir oyunculuk eseri…Hemşire R.nin, o zavallı Bill’in (Brad Dourif’in karakteri) intihar anında bile “Rutini koruyalım…..” cümlesi karakter hakkında bir fikir verir herhalde. Hislerini ele verdiği tek sahne hastalardan Chestwick’in (Sidney Lassick’in karakteri, ki oldukça başarılı, zaten kendisi bu tip rollerle meşhurmuş, İMDB’ye göre) ona küfrederek cıngar çıkardığı andır ki aşağıda görülmektedir:



Deli ayağına yattığı için hapishanenin çalışma kampından buraya gönderilen McMurphy ise bu uyuşmuş deliler içinde tek hareket, enerji kaynağı olarak göze batıyor.

J.Nicholson, rolünün hakkını vermiş. Dikkatimi çeken oyunculuğunun abartılı olmaması. Yani ruhi problemli bu uyuşuk insanların arasında enerjisi, canlılığı, dikbaşlı serseriliği ile göze batan bir hırçınlıkla oynamamış. Kıvamında olmuş. Zaten ona da bir oscar takdim etmişler bu rolünden dolayı.

Bu “deliler koğuşunun” akılda kalan diğer üyelerinin adlarını da analım:

William Redfield: Harding; filozof delimiz

Danny De Vito: Martini, çocuksu delimiz; 2O sent yerine bir sigaraya oynarlarken Martini’nin sigarayı ikiye bölüp 1o sentle oyuna katılmak istemesi sahnesi de çok hoştu. ( De Vito’nun da ilk filmiymiş galiba, J.Nicholsın’un ailesi ile onun ailesi ortak bir yer işletiyormuşlar ve çocukluk arkadaşı imişler. Bunu da yeni öğrendim.)

Christopher Lloyd: Taber, Harding’le didişen delimiz( Sonlarda bir sahnede klasik Doctor Emmet Brown bakışı var)

Will Sampson : Şef Bromden, dağ gibi kızılderili, son sahnede üstlendiği rolle şaşırttı beni. Öncesinde McMurphy’nin, onun sağır-dilsiz numarası yaptığını öğrendiği sahne de ayrıca hoşuma gitti.

Vincent Schiavelli: Frederickson, konuşmayan ama sadece fiziğiyle bile aklımızda kalan deli. Aktörü araştırırken Marfan Sendromu denen bir hastalıktan dolayı bu kadar uzun eklemleri olduğunu ve meşhur Mavi Ay (Moonligthing) dizisindeki garip sekreter Bayan Topesto (Dipesto) ile evli olduklarını da öğrendim. Tabii 2oo5’de öldüğünü de. Sadece o ürkünç görüntüsünü bilirdim, adını ve yukardaki bilgileri öğrenmek de bugün gerçekleşti. Benim gibi sadece görüntüsünü bilenler için işte resmi:

Filmin iki yapımcısından biri Saul Zaents. Diğeri ise bildiğimiz bir isim: Michael Douglas. M.Douglas’ı çocukken San Fransisco Sokakları dizisindeki çaylak polis olarak tanımıştım. Ortağı da Karl Malden’di sanırım. Her neyse. Sonraları farkettim ki Douglas, oldukça başarılı filmlerin yapımcılığını üstlenmiş aynı zamanda. İş yapacak filmleri iyi seziyor demek ki :)

Saul Zaents de filmin giriş jeneriğinde görünen Fantasy Films Presents’ın sahibi imiş. 1921 doğumlu, Rus –Polonya ebeveyni olan,aşağıdaki başarılı işlere bakarsak muhtemel ki o da Musevi*,aynı adlı müzik kayıt firmasıyla işe başlamış bir zat. İşte bazı filmleri:

One Flew Over The Cuckoo’s Nest (1975)
Amadeus (Milos Forman’la beraber ikinci çalışması)(1984)
The Unbearable Lightness Of Being (1988)
Lord Of The Rings (1978)
The English Patient (1996)
Post-production aşamasındaki Goya’s Ghosts’da da yine Milos Forman ile çalışmaktalarmış.One Flew Over The Cuckoo’s Nest’in ise tiyatro versiyonunu görünce filmini çekmeye karar vermiş.

Filme dönersek, bana göre “tam kıvamında” bir film. McMurphy ile hemşire Ratched’ın gizli kavgası inceden işlenip tüm filme yedirilmiş. Bu ince işleniş dikkatimi çekti.

Sonuç itibariyle güzel bir film; kendi küçük krallığını korumak ya da düzene körü körüne bağlılık(?) adına iki insanın dolaylı da olsa ölümüne neden olan bir gizli diktatör hemşire ve onun elinin altındaki zavallı ruhlar arasına düşmüş bir guguk kuşu yumurtası: McMurphy; hayatı olduğu gibi yaşayan,canlı,cesur bir serseri mahkum, ama insaniliğini henüz kaybetmemiş bir serseri…
Doktor:

- Sizin deli olduğunuzu düşünüyorlar.Bu konuda ne diyorsunuz bay McMurphy?
- Bana lanet bir bitkiymişim gibi yerimde duramadığım için deli diyorlar, öyleyse deliyim!

Sevdiğim diğer sahneler:

McMurphy hemşire R.’den beyzbol maçlarını izlemek için izin istiyor. O da oylama ile bu değişikliğe karar verileceğini söylüyor ama ikinci oylamada “Terapi bitti dolayısıyla oylama da bitti” diyerek, son anda gelen oyu saymıyor. McMurphy sessizce ayrılıyor ve kapalı televizyonun karşısına geçiyor ve başlıyor maç anlatmaya. Sesi duyan geliyor ve onlar da sanki gerçekten izliyormuş gibi bağırıp çağırıyorlar.Hemşire R.’nin bir anlık şaşkınlığı öfkeye dönüyor. Ama tek cümlesi “Lütfen şunu kesin beyler!” oluyor.

Yine McMurphy’nin doktorun (dolayısıyla hemşire R.’nin) onayı olmadan hastaneden çıkamayacağını ve grubundakilerin çoğunun gönüllü olarak burada kaldığını, istediklerinde çıkıp gidebileceklerini öğrendiği sahne de iyiydi:

- Kaybedebileceklerimi bile bile hemşireyle uğraşmama göz yumdunuz. Neden ha?...Dışarıya çıkacak kadar yüreğiniz yok mu? Sokaklarda dolaşan ortalama gerzeklerdendaha deli değilsiniz!..

Ve Chestwick’in “sigara krizi” sekansı. Zaten olanlar da ondan sonra  oluyor. İzlemeyenler için anlatmayalım:)

Film müziklerine gelince sadece son sahnede duyabildim müziği. Jack Nietzche imiş kompozitör.

Son olarak uyarlanan romanın yazarı Ken Keysey 60’ların hippi liderlerindenmiş. Romanı, bir gazi hastanesinde gönüllü olarak çalışırken yazmış; uyuşturucu niteliğindeki ilaçların denenmesinde gönüllü olmuş. Bu iki vakıadan şu sonucu tekrar buluyorum: Yazarken samimi olun ve bildiğiniz şeyleri yazın.

Filmi izleyenlerin yorumlarını beklerim.:)

(filmin kendisi dışındaki bilgiler Wiki,iMDB ve diğer internet kaynaklıdır.)

* Öyleymiş; müracaat Wiki :)

3 yorum:

  1. dokuz dalda oscar'a aday gösterildi. J.N. gerçekten muhteşem bir oyunculuk sergiliyor. kişisel kanaatim (sinemayla ilgilenen pek çok insanın benimle aynı fikirde olduğunu düşünüyorum) gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biridir. aynı zamanda abd ulusal film arşivinde de bir kopyası var bildiğim kadarıyla. kültürel miras hesabı.
    not: guguk kuşları yumurtalarını gerçekten başka kuşların yuvalarına bırakır. yumurta çatladığı andan itibaren ise o diğer kuş için kabus başlar. çünkü guguk kuşu yavruları kelimenin tam anlamıyla obur canavarlardır. anne kuş kendi yavrularını besleyemez guguk kuşunun yavrusunu doyurabilmek için. ve kuş türleri içinde yavruların iri yarılığıyla da ünlenmiştir.

    YanıtlaSil
  2. Bu filmi uzun bir zaman önce birkaç kez izledim. Gerçekten harika bir film. Verdiğiniz bilgileri ve detaylı bakış açınızdan dökülenmeri okumak çok hoşuma gitti. Tekrar hatırlamış oldum.
    Bence her dönem izlenebilecek bir film, aynı şekilde tavsiye ediyorum, sevgiler...
    Ebru

    YanıtlaSil
  3. Efendim ,Miloş abimiz özelde Çek sinemasının -genelde Doğu Avrupa Sinemasinın en baba yönetmenlerinden birisidir.Hatta benim için ilk üç sıradakilerden birisidir.Ama ne yazık ki , Doğu Avrupa Sineması yönetmenlerinin tamamının başına gelen Onun da başına gelmiştir ve Amerikan Sinemasının eline düştükten sonra yok olmasalar bile bir daha eskisi kadar iyi film yapamamışlardandır.
    Guguk Kuşu , Hollywood'a arz-ı endam ettiği dönemlerin hemen daha başında çektiği bir film olup , düşüşün başladığı tepe noktasını oluşturur.Arkasından yaptığı "Hair" daha sonraki bir kaç film ve dönüşümün son müjdecisi , "Amadeus"...
    Guguk Kuşu , İlk filmleri ile yaptığı sarsıcı etkinin olgunluk dönemi ürünüdür.Sevmenin ötesinde taparım.Jack Baba'ya daha bir fazla taparım.

    YanıtlaSil

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)