9 Aralık 2010

SEN BİLMEZSİN...

……………………..


İnsanların birleştikleri noktalara dikkat ederim. Bu çizgilerin kesiştiği yerler insanın yarını için bana ümitler verir ve ben bulduğum birleşme noktası sayısınca mutlu olurum.

(…)Pigale’i gözünüzün önüne getirin. Gün doğmuştur. Etrafta iş saati başlamadan önceki durgunluk vardır. Bir ayak sesi duyarsınız, yorgundur. Yorgun bir fahişedir gelen. Çok hararetli bir iş gecesinin yorgun dönüşüdür bu.

Aynı saatlerde Mecidiyeköy’de, kulak verin bir ayak sesi yalpalar, yorgundur. Yorgun bir gazete yazarıdır gelen. Arşivler karıştırmış,telefonlar etmiş, okuyucu karşısında türlü taklalar atmış, şaklabanlıklar yapmış, tek tek bütün meyhanelerde, kadeh kadeh konular toplamış, yarın bunları rengârenk çıkarmağa hazır bir gazete yazarıdır gelen. Çok hararetli geçmiş bir iş gecesinin dönüşüdür bu. (…)

(Yorgunluk Hakkında hikâyesinden)


………………


- Demek, dedim, sen coğrafya bilmiyorsun?

- Bilmek mi? diye esnedi. Sakalını uzun uzun kaşıdı. Göğsünü olanca hızıyla şişirerek karşıki çalı kümesine okkalı bir tükürük yolladı:

- Bilsen ne olacak yani ? dedi, bu kitabın kıymeti ne?

Fiyatı ne ? anlayarak iki buçuk lira dedim.

İkimiz de sustuk, bu sükut karşılıklı bakışmalarımızla uzadı, serseride bana karşı bir galibiyet, inkâr edilemez bir üstünlük var gibiydi. Doğrusu bu benim için bir hayli hayret verici oldu. Pejmürde ceketinin cebinden bir sigara çıkardı, bir an mütereddit durdu.

- Başka yok, dedi, bunu da sana veremem.

Sigaradan derin derin birkaç nefes çekti, duman burnundan buram buram tüterken;

- Ben çok zaman evvel öldüm,dedi, dudaklarında mağrur tebessümler sıralıydı.Hep bu parkta, bu ağaçların arasında düşünürüm. Zaten başka işim de yok ya…Kuş derim mesela, kuş ötmese ha.. Peki kuş ötmese ne olur?

O kuş ölmüştür.Ağaç yeşermese,deniz köpüklenmese deniz de ölmüştür, ağaç da.. Ne kadar aç olsam öten kuşu öldüremem ben, onu öldürmek, bana para verdiği için, sadaka vereni öldürmek gibidir bu. Ana neden mi kıymetlidir? Arkadaş, kitap neden mi kıymetlidir? Bir sürü verirler de ondan. Ohoo, çok oluyor ben öleli, çok. Ölmeden evvel son olarak ceketimi vermiştiem Tahtaburun Mıstığa.. O da ne demişti..

- Abi demişti, yaşa Hamit abi demişti.

Tekrar sustu,içimden yükselen pişmanlık, iki damla gözyaşı yuvarlanıverdi yanaklarıma.(…) Ölmemiş olsam bir tebessüm verirdim sana .. diye haykıramadım arkasından.

(Vermekten Ölümsüzlük hikayesinden)
............................................


“ Şu duvarların ötesinde Eleni ötesinde, dört tanıdık omuzda bir tabut.

Sen söyle yine ne olur söyle…

- Geçecek de. Ne bileyim hımmh diye imrendir beni çorbaya. Balıkçı Mehmet’ten bahset gözlerin yaşlı. Sirkeli bezi değiştirirken babamı sor istersen.

Ben ateş içinde kıvranırken Eleni; ben bağdadî duvarlar arasında mahsur. Ana sesin titreyerek söyle iyileşirsem uskumru dolmasını nasıl pişireceğini. Sen bilirsin Eleni. Yarı kes konuşmayı istersen.

İstersen bir türkü tamamlasın söyleyeceklerini(...)”

(Helallık hikayesinden.)

.......................................
DUA


Oturduğu tabureden, tezgaha dayanarak doğruldu. Sıcak bir öğle semasıydı. Meyhanede birkaç kii vardı. Ekşi ve ağır kokuyu , hissetmeden içine çekti ve sineklerin zayıf vızıltılarına kulak verdi.
Ağır sessizlik, caddedeki tramvayın gürültülü freniyle bozuldu. Dükkana bakarak iki kadın geçti.

Ağzında sabahtan beri yapışakalmış acılık, olduğu gibi duruyordu.

- Rakının da tadı yok, diye mırıldandı.
Sahi, çoktandır tadı yoktu rakının. Aşağı yukarı Turgut öleli beri…

Caddeye çıktı.Elhamdülillah parası vardı henüz. Kızgın güneşe gözlerini kısarak bir müddet baktı ve apartmanların bodur gölgelerine doğru yürüdü.

Bak, Turgut demişti de, mert adamdı doğrusu. Rahmetlikte, kendisi gibi, ne at vardı, ne avrat.

Dar sokakalardan birine saptı.

Turgut hoş adamdı vesselam. Öleli bir ay vardı ha… Durakladı, hesabını yaptı, eh o kadar diye düşündü.

İçinde, uzun zamandır anlatamadığı çok şeyler vardı. Turgut anlardı onlardan. İpe sapa gelmez şeylerdi, kendi de bilirdi bunu ya…

- Turgut be, derdi, anasını satim, biraz dişimizi sıksak, ha ne dersin…Şöle fiyakalı bi kave. Di mi ama ha? Otur anasını satim, akşamdan akşama bi ufak.

Kahve kurulur, müşteriler dolar,taşar, belediye memuruna “ Mamafi beyim zatınız” diye birkaç fiyakalı laf söylerler, hülyaların ve kadehlerin dibi gözükmeğe başlarken bekâr odalarına doğrulurlardı.

Ağır ağır eski sebilin yanından geçti, mezarlığa doğru yokuş aşağı inmeye başladı. Hemen önünden, vücudunu tatlı bir salıntıya bırakıvermiş güzel bir çingene kızı şarkı mırıldanarak yürüyordu. Tatlı, açık kahverengi ensesini siyah saçları gölgeliyordu. Mevzun kalçası ve küçük ayakları vardı.

- Turgut sağ olsaydı, diye düşündü, bayılırdı çingene kızlarına.

Keyifli keyifli gülümsedi. Sonra gittiği yer aklına gelince suratı asıldı.

- Napalım, hep ölicez, diye söylendi.

Uzun servi ağaçları, iğri mezar taşlarını gölgeliyordu. Buradaki sükunet her yerden daha fazla gibiydi. Topraklardan, güzelliği ya da çirkinliği hakkında kolay karar verilemeyen bir koku yükseliyordu. Karıncalar aceleyle gidip geliyorlardı. İrice bir kertenkele, bir taşın üzerinden etrafa uzun uzun bakındı. Bir kuş neşeyle öttü, heceleyerek; eski yazıyla yazılmış “Hüvel baki” ibaresini okuyabildi.

Turgut’un mezarı yeni olmasına rağmen, yabani otlardan gözükmüyordu. Sarmaşık ve iri deve dikenleri koyu yeşil renkteydiler. Bir müddet bu otları yolup yolmamayı düşündü. Madem ki Allah bunları büyütmüştü ona halt etmek düşerdi. Kim bilir, belki de bu dikenler Turgut’un işlediği günahlardı. Allah’ın işine karışmamak lazımdı.

Yorgun kahverengi gözleri bulanık ve müteessirdi. Çocukken annesinin ezberlettiği dualardan kala kala bismillah kelimesi kalmıştı.


Birkaç kere, Bismillah, dedi. Ama eksikti söylediği, içine derin bir utanma ve huzursuzluk çöktü. Anlaşılmaz birkaç kelime mırıldandı…

Turgut’u düşündü, gözleri buğulandı. Acaba dua yerine “Her yer karanlık” şarkısını söylese olur muydu? O şarkı da dua gibiydi, hem Turgut da severdi.

Huşu ile diz çöktü, yanık ve hoş sesiyle şarkıyı mırıldanmağa başladı.



******

Gelişinizi hatırlarım. Kemikleri iri iri fırlamış beygirli Resim’in dağınık arabasıyla.

Sen çok küçüktün o zaman. Sağında leğen, elinde kanarya kafesi vardır. Sen de diğer eşyalar gibi arabadaydın. Arabadaki eşyalardan biri gibi.



Ben penceredeydim, ikmal imtihanlarına çalışmada güya.

Sen bilmezsin, alev alevdi saçların o zaman.

Hani bir dere akardı evlerin arasından..hani sana renkli çakıllar bulduğum bülbüllü dere.

Hani kanaryanız bülbül gibi ötmesini

Hani sen sevmesini öğrendiğin seneler.(Göç hikâyesinden)

……………………………….

4 yorum:

  1. yüreğine sağlık sevgili arkadaşım.içimi okşadı yazın.su gibi içtim inanki.sevgiler gönderiyorum o cici yüreğine.mintiden hayırlı akşamlar sana...

    YanıtlaSil
  2. Teşekkür ederim. Ortak beğenilere sahip olduğumuza sevindim.Birleşilen bir ortak nokta daha, yazarın deyimiyle, değil mi? :)

    YanıtlaSil
  3. Bir solukta okudum ve blogun ile tanışmaktan çok mutlu oldum, sevgiler...

    YanıtlaSil
  4. Sıradan bir sazan, ben de mutlu oldum, teşekkürler.

    YanıtlaSil

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)