28 Nisan 2012

MUSİKİ BU


Anlam’a, an’a, o anlık an’a irili ufaklı dokunuşlar “Musiki Bu”. Anlam’ı an’larda yakalayan,yaşayan 47 adet metin. 47 adet “bu dünyayı yaşarken duyabileceğiniz şarkının tamamlayıcısı es’ler”...
İsmail Bey'in o çok nazik ve içten mesajını posta kutumda bulduğum an ve okuduğum an da çok güzel notalarıydı o günün. Sonrasında gönderdiği kitapları evirdim,çevirdim ve yolculuğa çıkmadan önce okumaMaya karar verdim: yolculuklar,bir şekilde her zaman, hayatımda bir şeyleri değiştirmiştir çünkü, değişikliğe ihtiyacım olduğunda kendiliğinden ortaya çıkmaları ve beni bunu anlamaya zorlamaları yüzünden severim onları. Böyle bir “prosesin” kendisinden başka güzel olabilecek bir başka güzel şey de bekletilmiş bir kitabı/yazarı tanıma heyecanını o “prosese” eklemek oldu.

İlk sayfalar uçağımızın kalkışını beklerken çevrilmeye başlandı. Sonraki birçok sayfa İstanbul’da, “aktarılmayı” beklerken okundu. Sonra da burada, Adıyaman’da... Daha önce,bir kitabı aynı gün içinde 3 farklı şehirde okumamıştım hiç.
“kırların ötesi olduğunu bilmez mi kişi, bilir elbet, ama bu bilgiye el sürmesini gerektirecek yaşantılarla sıkça karşılaşmaz.”

Girişi böyle olan bir kitabın size, antenlerinizi ve almaçlarınızı çalıştıracak şeyler söyleyeceğini tahmin etmek güç değil.

Güzel bir Türkçe ile yazılmış, bazen iki, bazen bir sayfa,bazen bir paragraf süren bu metinlerde, yazarımızın elini sürdüğü,dokunduğu anları,anlamları ben de görmeye-duymaya çalıştım: önce kendimi yokladım,sonra yazıcı yazarken ne gördü-neye dokunduydu acaba diye onu yoklamaya çalıştım açıkçası.

İlk metnin, tüm kitap için bir ipucu olduğu inancıyla okumaya başladım ilkin:

“her nesnenin ötesi vardır” bilgisi kişiye rengini vermez, dünyada sayısız biçim olduğu görülür de her biçimi var eden temel ‘maya’nın o biçimin tüm biçimlere olan mesafesi olduğuna dikkat edilmez, işte her nesnenin ötesi var,yaşamak sıcaklığı bu ‘öte’nin kalıbı içinde görülür. “öte bilgisi”ne ulaşmak üzere biçimlere bakılıyor, ama nereden bakılırsa bakılsın herhangi besteyi biçimleyen “sessizlik parçaları”nın seslerin arasına nasıl uzaklık kattığı üzerine pek konuşulmaz,susulur o noktada,musikiye kulak verilir, “ ah ne güzel başlıyor mesafe” denilir. o sırada hiç kimsenin aklına su içmek gelmez,teki bile çeşmeye gidip bardağını doldurmağa davranmaz,boş bardaklardan etrafa bakılır,etraf uzaklaşmakta,susuzluk boş bardağı dürbünleştirmektedir,bardağın boşluğuna sığan görünüm su değildir: musiki bu.”

Cazım Hoca’nın tiz sesini hatırlar gibi oldum, “ Es’leri es geçmeyin, notunuzu kırarım yoksa.” Sonra flütle çalmaya başlardık şarkıyı. Es’ler bestenin belirginleştirici duraklarıdır,öz parçalarıdır. Bazen melodinin en olmadık yerinde es verir besteci, birlik,dörtlük ya da sekizlik...Bitti sanırsın şarkı hatta. Sonra birden başlar,yine şaşırırsın... Ben bu metinleri bu “es”ler olarak yorumlamayı seçiyorum şu anda.

Okuduklarımı biçim olarak neye yakıştırdım: Kısa hikâye olanları da vardı,düpedüz mesel olanları da...Bir an’ın helezonik yapısı da...Anlam,anlamak...perdenin arkasını görmek...mi...kalıplaşmış her şeyin içine bakarak onu yeniden,belki de ilk haliyle,özüyle yeniden bilmek mi...onları bilmek demek kendini onların yanına yöresine konuşlandırmak mı...

(Özgeçmiş yerine geçen sayfada geçen bir cümle, benim demeye çalıştığım şey galiba: ... “anlam”ın nesne ile insan ile ilişkisinin açığa çıktığı durumları,olayları,ilişkileri kollayan bir bilinçle hikâyeler,şiirler,romanlar kurdu....)

Mesela 7. Bir masal mı, mesel mi, hikmet mi, yaşanmışın efsaneleşerek aktarılagelmesi mi...Bence hepsi birden.
Mesela 6. Kırmızı elbise isteyen köylü kızının aslında kendisi kırmızı. Kimse görmemiş/ kimseye göstermemiş aslında kırmızı olduğunu.

Mesela 2.”...kişinin gereksinim duyduğu nesnenin kendi varlığında hazır bulunması ama bundan haberli olmaması, onu burada yaşama yapıştırmıyor mu, kişinin kendilik bilgisine mesafesi, suyun dünyada hiç olmamasına benzer.” Burada yaşama yapıştırıyor ama rahatsız bir yapışkanlık oluyor bu bence... Sonra kimseye söylememek, kendi ırmağını,imgelemindeki...

Mesela “çoban için hiza “mavi lale” ile beraber nasıl göründüğüdür”, hülyası bu kadar mıdır? Dahasına izin mi verilmemiştir, kendine ait hülyası sadece kırmızıyı maviye çevirmekle (mavi hayal etmekle?) sınırlandırılmış mıdır? (Lütfen biri beni o çobanla tanıştırsın, kırmızı filan değildi o lale.Hep maviydi başından beri,kanmasın fotoğrafçıya.)

Hem mesela hep “su ve susuzluk”...Susuzluk kelimesi geçer geçmez kalkıp bardak bardak sular içtim. (Havaalaları hariç, oralarda okumayı kestim.) Su hayattır değil mi?...

Mesela 10. Uzaklara aşık olan adam, yanıbaşındaki ilk uzağa kavuşunca (aşık olduğu kadına açılabilince) su ısmarlamış kendine ve diğerlerine,ilk kez uluorta. Peki diğer uzakları kavuşmalık mı?

Hem mesela bisikletli kızlara çok özenirdim ben,hâlâ da öyle.

Mesela 21. Çocuk “beyazın yağmalanmasına” karışmıyor ama kar‘ı “ıskalamıyor” da,bir avucu da kar,bir ova dolusu da kar nihayetinde. Ama kendi kar’ını avuçluyor aynı zamanda. Başkaları gibi değil kendi düşüncesindeki gibi yaşıyor onu. Bence en iyisini yapıyor.

Mesela 25. Kavis düşüncesi aklında çalışmaya başlayan çocuk hiç dokunmayacak misketlere,karar verdi. Bu kavis gökyüzünden yeryüzüne,oradan tekrar gökyüzüne çıkarken çizilen kavis ile ilgili midir? O eğri çizginin yüksekliğine çıkabilmek için fazlalıkları atmak gerekirdi değil mi?

Mesela 31. Asıl oyun hangi oyundur, su yasağı da ne menem bir kuraldır? Kim kimi ayartmaktadır bu kuralı bozmak için?

Mesela 34. Sait Faik havasında bir hikâye düpedüz.
Ve diğerleri...
***

Altı kitaptan şimdilik ikisini okudum. (Diğeri Türk Oluşmaları, oldukça çarpıcı bir kitap diyebilirim.) Diğerlerine başlamak için önce biraz sindirmem, damakta bıraktığı tadı belirginleştirmem ve mümkünse bu tada bir ad koymam gerek.










4 yorum:

  1. ben sanırım kitabı sindirme kısmında epeyce sıkıntı yaşardım..... :)) Bazı bölümleri anladım ve çok hoşuma gitti...
    Doğu'muza hoş geldin.... teklifim hala geçerlidir.....:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kitap çok güzel ama dediğim gibi bir kere daha okuyacağım.Metinler kısa ama yoğun geldi bana. Bir o kadar da içten.
      Pelit"in Türk Oluşmaları"nı tavsiye ederim nacizane.

      Kardeşimin tayin*taşınma işleri sebebiyle dışarılara uzanamıyorum.Balıklı göle ancak şöyle bir gittik. yoksa aklımda birçok yere gitmek.Yine de çok sağol.

      Sil
  2. Adıyaman'da neee işin var soruma cevabı aldım yorumlarda. Bi kitabı üç şehirde okuma becerisini (aynı gün içinde ya da aynı gün dışında fark etmez) geliştireli epey zaman oldu; hedefim uzayın üç düzlem- boyutunda birden okuyabilmek.:P
    Şehir gezmek ufuk açar; özellikle gurme yanlarımı; bilmediğim kebapçı,lokanta yok Anadolu'nun heer bir köşesinde. Pek faydalı buluyorum bu yüzden gezmeleri. Hatta, bir baktım geçen hafta ben epeydir oturup kalmışım yollara vurdum hemen. Ankara- İstanbul- İzmir üçgeninde fink atıyorum. Sırrakalem pek hoşlanmıyor bu durumdan ama olsun; alışır.:P Yarın akşam yolcudur Avram, durak Ankara... İsmail Pelit okumadım,raflardakilerden sıra gelirse okumak için yeterince ilgi çekici alıntı yapmışsın. Yazdım bir kenara.

    YanıtlaSil
  3. Dedik ya üstad sana herhangi bir konuda yetişebilmeyi ummuyorum zaten:)Yalnız Sırrakalemin yazılarına bakıyorum hic alısacak gibi durmuyor:)alısmasın da zaten siz beylere yuz vermeye gelmiyor:p

    mideme düşkün değilim daha dogrusu yemek secmem. Hatta sonradan gurme olabilirim ama ekşili lülük ile icli kofte harika buralarda.

    Pelitin diğer kitaplarını okudukça burada bahsetmeyi düsünüyorum.

    YanıtlaSil

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)