3 Nisan 2014

Oysa uzun süredir burada kimse kimseyi tanımıyor artık. Tanıyormuş gibi yapıyor.

Sonra, şehir aşağıda insanlarla dolup taşan sokaklarını, caddelerini, meydanlarını ve alışkanlıklarını sürükleyerek gürül gürül akar, camlarının parıltısıyla söner, bacalarıyla tüter, hiç değişmiyormuş hızıyla değişir, için için çürür, leş gibi kokar ve apartmanlardan oluşmuş kirli bir deniz edasıyla durulup durulup yeniden bulanırken, biz yukarıda kalıp bir süre birlikte yaşayacaktık belki... Şehrin ve hayatın içinde, şehirden ve hayattan uzak, uzun uzun geceler geçirecektik. Kenarları, bize dünyanın öteki ucunda yankılanıyormuş gibi gelen incecik kalem cızırtılarıyla süslenmiş; içi sancılı daktilo tıkırtıları, alın kaşımalar, deri değiştirmeler, yarışırcasına yan yana yürümeler, efkârlı efkârlı sigara içmeler, dudak bükmeler, aniden kalkıp  şıngır şıngır oynamalar ve kâğıtların beyazlığına doğru yayılan belli belirsiz gülümsemelerle doldurulmuş; hem dervişlerin çile odalarına hem decennetin sonsuzluğuna benzeyen, bir varmış bir yokmuş tadında, uzun uzun geceler...


**
Henüz Alaeddin'in yokluğunu kaybetmeyi göze alamıyorum. Elimde  o yokluktan başka hiçbir şey yok çünkü.

**
Herkes leblebi yer gibi sinir hapı  atıyor ağzına, herkes gazetelerin birinci sayfasında pıhtılaşan kanlara göz ucuyla bakıp susuyor ve herkes adımını ileriye doğru değil de kendi içine doğru atıyor.

**

Ona göre, ruhumda uğuldayıp duran boşluğu doldurabilmek, giderek dipsiz bir boğuntu kuyusuna dönüşen şu lanet olası hayatın ağırlığına katlanabilmek, ya da içimde açılan çeşitli yaraları onarabilmek için, belki de farkına bile varmadan ben yaratmışım bu serabı... (...) İşte ben de öyleymişim şimdi; elime umut denen o en eski ve en dayanıklı bastonu almış, çile odalarından fırlayan dervişler gibi soluk soluğa gözlerimdeki serabın parıltılarına doğru koşuyormuşum. Boşuna koşuyormuşum tabii... Anlaşılan, insanoğlunun, kendi yarattığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz bir yaratık olduğunu bilmiyormuşum daha.

**
Oysa uzun süredir burada kimse kimseyi tanımıyor artık. Tanıyormuş gibi yapıyor.

**
... yaralı bir kurt gibi durmaksızın uluyan özlemlerin... sesidir belki.

**
.... zamanı hapsedip iyice yavaşlatmak için yaparım bunu. Bir de, oldumolası ayrıntılarda gizlenen ve asla birbirinden ayrılmayan hayatı, Tanrı'yı ve hikâyeyi bulmak için belki.

**






* Bin Hüzünlü Haz, Hasan Ali Toptaş

2 yorum:

  1. paylaştığın için sağol canım arkadaşım.gerçekten altı çizilesi.

    YanıtlaSil
  2. Kendime baktım bu satırları okurken.

    YanıtlaSil

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)