22 Şubat 2014

Mavi Köşede ÖYKÜ Kırmızı Köşede ROMAN



Vallahi öykü yazmak daha zor.

Çok iyi bir öykü ve roman okuru olup öyküler ve roman yazmaya çalışmış (hatta, cahil cesaretiyle yazıp yolladığı ilk ve tek roman "taslağı", adı sanı belli bir yayınevi tarafından çalınmış :p)  biri olarak gönül rahatlığıyla söylüyorum bunu.

İyi bir öykü yazmak, iyi bir roman yazmaktan daha zor. En azından daha kolay değil.


Öykü, kısacık bir şey. Uzun hikâye olanları bile. Karakterleri, mekânı, olayı, duyguyu, üslubu... sığdırıvereceksin bulamaç olmadan. Arı-duru, anlatmak istediğini anlatıp okura geçirebilecek, yahut daha doğrusu okurun da bir şey alabildiği (sadece iyi vakit geçirtmek de bir şey'dir nihayetinde???) bir öykü yazmak; yazdığının, yazmak istediğinin bir öykü olup olmadığını anlamak...


Belki aylarca bir köşede bekleyecek fikrin, müsvedden. Tekrar tekrar okuyacaksın, eksiğin ne olduğunu anlamaya çalışacaksın, düzelteceksin... (İlk düşündüğüm andan yedi yıl sonra yazdığım bir öykü oldu, geçenlerde yayınladılar sağolsunlar :p) Son anda bile, dergilere filan gönderdiğinde bile "Bir şey eksik..." gibi hissedeceksin. Hatta, dergide okurken beğenmeyecek, en azından birkaç fazla kelime, virgül ya da vurgu bulacaksın... Güzel bir yanı ise bazen tesadüf edebilir: Ya kendin okurken, ya da bir arkadaş-okur eleştirisinde, yazarken fark etmediğin farklı anlamlar, katmanlar olduğunu görürsün. En kötüsü ise ondan bir halt çıkmayacağını (çıkaramayacağını?) anlayıp çöpe atman gerekebilir.


Roman yazmak, daha az sıkıntılı bana göre. Şu açıdan: roman, debisi sabit bir nehir gibi... Kafandaki şey belirginse, nerede kalmıştık deyip devam edebilirsin. Öyküde bir an için yakaladığın "coşku" hep seninle olmayabiliyor. Hızı kesip durup bakmayı öneren, detayları, küçük anları sahiplenmiş, onlarla kendini bulmuş bir tür olan öyküde, aldığın o küçük notlar, gerektiği gibi genleşmeyebiliyor. "Disiplinli" olup her gün saatlerce çalışsan bile "o öykü" olmayabiliyor. Kimi kez ipini koparıp kendi yoluna gidiyor öykü. O yolun mu daha iyi yoksa planlananın mı iyi olacağını ise ilk anda kestirmek güç. Kısacık bu türde, o ilk coşku, çekirdek, samimiyet, o akış çekildi mi, iş çok zorlaşabiliyor. Çoğu kez öykü kendi zamanını bekliyor. Senin de beklemen gerekiyor. Kafka hazretlerinin dediği gibi, onu duyacak kulağın gelişmesi gerekiyor. (Soru: Bu durum, öykücü olarak anılmaya başlanmadan önce midir yoksa hep geçerli midir?)

Romanda, yazar bir yerde, bir bölümde, bir paragrafta sendelese bile bir sonrakinde toparlayabiliyor. Ve bütününe bakınca bu sarsaklık okur tarafından göz ardı edilebiliyor. (Benim için sevdiğim birçok romanda böyle oldu en azından.) Öyküde ise bırakın bir paragrafı, bir tek cümlenin, bir tek kelimenin derdine düşüyorsunuz. Benim gibi, noktalama işaretlerinin yerini de anlam'a katmaya çalışıyorsanız onların da.

Ayfer Tunç, geçenlerde, sorulması üzerine öykü ile romanı karşılaştırdı. İyi öykü okuru olduğunu söyleyenlerin bile romanı öncelediğini söyledi. İyi öykücülerin çıkmaya başladığını ama nihayetinde onların da roman yazacağına inandığını. (Ki edebiyatımızda zaten olan bir şey bu.) Bir örnek olarak Suzan Defter uzun öyküsünün roman olarak 6. baskıyı yaptığını ama içinde yer aldığı öykü kitabının aynı sayıyı tutturamadığını gösterdi. (Burada yazmıştım o kitabı)

Ben iki türü de seviyorum.  Yazarken ise  -en azından bu son yıllarda-  öyküye odaklanmamın sebebi ise kahrolasıca salak karakterim: Her işin zorunu seçmek gibi bir manyaklığım var. Bilmeyerek de olsa. :)

(Burada dinlen sayın okuyucu, git bir ka've al gel, ya da çay, ya da ne içiyorsan ondan işte, bekliyorum, çok geç kalma. Yalan len, gelmezsen gelme. Ne zamandır okur için yazıyorum ben. Yalan len, ne zamandır yalan söylüyorum ben :p)

Öykü ve roman karşılaştırması, her iki türde de eser veren yazarlara sıkça sorulan popüler soruların başında geliyor. Çoğu okur bu cevapları kaçırmamıştır. Benim de şimdiye kadar dinlediğim, okuduğum cevaplar yazıklarımla aynı istikamette.


Uzun lafın hulasası, öykü zor olanı arkadaşlar. Tabii gerçekten iyi, kendine has sesi olan bir öykü (anlatı değil) yazmak istiyorsan. (Ustalık taklitten geçer, orası ayrı. Yazmaya kalksam daha ne noktalar var... Bir ara "amme hizmeti" babından, yazarlıkla ilgili biriktirdiğim notlarımı buradan paylaşayım demiştim. Ben toparlayayım edeyim derken o arada bazı hikâyelerim yayınlandı. Sonrasında vazgeçtim, iki öyküsü çıktı haspamın hemen yazar pozlarına girdi demesinler diye. Zaten şurada Yazar Odası diye bir yer var, düzgün düzgün, üşenmeden yazıvermişler, hazırı varmış yani. Başka yerler de vardır ama buradaki yazılar - okuduğum kadarı ile- benim edebiyat yolculuğunda uyduğum, uymakta olduğum kriterleri karşılıyor; okuyarak, zamanla, çalışarak, özgün(?) olmayı  amaçlayarak filan.  Gerçi o yolculuk son durağına gelmiş de olabilir ama şu anda onu konuşmuyoruz.)

Niçin Yazıyorum?

Bu soru da röportaj sorularının en popüler-klişe olanlarından. Kimi yazarlık atölyelerinde, katılımcılara, bu soruya karşılık olarak verecekleri bir hikâyeyi, "miti" uydurmalarını söylüyorlarmış. Borges'in (oydu galiba, yanlışsam düzeltin, üşenmeyin)  "Dostlarım için yazıyorum" demesi gibi, ya da Marquez'in şu ayakkabı bağcıklı hikâyesi gibi (tam hatırlayamadım hikâyeyi şimdi).

Böyle bir  alımlı-retorik cevap üretilmesinin nedeni sorunun aslında cevapsız olması mı bilemem ama varsa da cevap yazarın mahremi bence. Başlangıçtaki yazma sebebi sonrasında değişebilir üstelik. Değişemez mi?

Yazarın iç dünyasıyla, hatta karşılaşmaktan korkulan kendi ile ilgili mahrem bu sorunun cevabı çoğu kez bilinemez ya da bilinmesi, anlaşılması uzun bir zaman alabilir. Asıl cevaplar okur için değildir ki! Okurun sevimli merakını tatmin etmek için öyleyse bunlar? Gerçeklik payı yok mudur? Vardır elbet. Olduğu gibi içini dökenler de vardır. Fakat bu iç dökmeyi, gerçekten bir şeyleri anlamış-aşmış olduktan sonra yapmalı. Aksi zaten sırıtır. Sırıtıyor. (Buranın kimi zaman eleştiri  ve alay konusu olan "yazar kasıntılığı" gibi bir şeyle alakası yok. Yazarın sufli yanları da olan (tabir Pınar Kür hanımdan) çamurdan adamlar-kadınlar olduğuna aydık çoktan.)

Yazar, yazmak ile yazmamak arasında gidip gelirken -ölümlerden ölüm beğen der gibi oldu- direnirken (neye?) bunu düşünür sanırım: Neden yazıyorum? Daha doğrusu kendini sorguladığı zamanlarda olur bu. Yoksa yazarken neden diye düşünür mü insan. Saçma şey.

Yazımın devamı vardı, almış başını gidiyordu. Ben de "Ey yazı, dur orada. Orada bi' dur!" dedim. "Sen misin ağa paşa ben mi, tabii ki ben" dedim. Yoksa bir de "kendini yazar görmek" başlıklı acip bir bölüm daha olacaktı.

Yaa, evde oturmuş güneşli güzel bir İzmir gününde bunları yazıyorum. Olsun, ne zamandır içimden geldiği gibi yazamıyorum. Hazır kıvamı bulmuşken yazdım işte. Hem görün ahali yazmak nasıl zor, ödün isteyen bir iş.

Gül sen gül, yakında görürüm ben senin nasılsa nesnesi zarfı karışmış ya da tek özneye bağladığın ama aslında farklı özneli sıralı cümlelerini :p






6 yorum:

  1. Hangi yazınız nerede yayımlandı onu da deseydiniz keşke =)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :) Ulusal düzeyde dağıtılan kimi edebiyat dergileri diyelim. Bazılarını yazmış olmam lazım blogda ama gizem iyidir :p

      Sil
  2. Okudum, sevdim, yayınlanan yazılarını da pek merak ettim, okumak isterdim. Bloğunda yayınlMıs ben kacırmıs olabilir miyim?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim, anlaşabildik demektir bu yazıyla... İlk yayınlanan hikayelerimden ikisi hikaye ettim etiketi altında var. Sonrakilerden de yayınlamayı düşünüyorum aslında.

      Sil

  3. Üstünde hiç düşünmediğim bir konuda, tespit yazısı olmuş, teşekkürler.
    İnsan yazsın, yazabilsin de varsın zor olsun. Zor olan şeyler kıymetlidir:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazmak çoğunluğun sandığı gibi kolay bir şey değil, tabii burada yazmak çeşitlemeleri yapılabilinir...

      Bu arada kıymet de bilinmek ister :)

      Sil

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)