YEŞİLİN TADI

 Caminin önünde oturuyorsunuz. Tahta banklarda. 

Kuruyemişçi,

kasap, "gross" market, balık "evi"... ip gibi dizilmişler karşınızda.

Arabalar vızır vızır.

Bir an, kimi filmlerdeki gibi, sahneyi gürültülerden, tüm seslerden arındırıp sadece görüntülere bakmayı tasarladın kafanda:

Bir anda durağanlaşıyorsun. 

Bilincin açık ama zihnin yavaş. Ya da tam tersi...

Sen durağanlaştıkça Dünya da durağanlaşıyor:

Akasyaların yeşili gözüne batıyor. 

Akasyanın, daha doğrusu akasya yeşilinin kokusu. Tadı. Sesi. Olmayan tüm özellikleri varmış gibi, sen, bir tek sen bunları duyuyormuşsun gibi geliyor. 

Caminin bomboş dış avlusundaki tahta banklardan birinde, (neyi?) hatırlayan ihtiyarlar gibi oturup durmasaydın böyle hissedebilir miydin? ( Yanında, düşmesin diye elini tuttuğun baban. Onun durgunluğunda ne düşüncesi var kim bilir? Ağlama, baban için ağlama.)

Birkaç dakikalığına da olsa bu "kopuşlar" ruh karışıklığına iyi geliyor. (Ağlamalarını durduruyor.)

Dünyaya yetişemediğin, bunun için kendini çok beceriksiz, yetersiz ve değersiz hissedişlerine karşı Jan Dark'lık ediyor.

Jan Dark kazanmış mıydı?



(Babama özlemle...)

4 yorum:

  1. Jeanne D'arc kazanmisti. Ustelik dunyanin butun agirligina ragmen. Bence bir gun butun iyiler ve iyi olmaya calisanlar kazanacak. Roman boyle bitmeli ve sonsuz olmali.

    YanıtlaSil
  2. İşte hayatın içinden bir an. Böyle anlara okuyarak dahil olmak güzel. Başın sağ olsun.

    YanıtlaSil

Ölümü görün yazın bir şeyler, üşenmeyin.
E, üşenmeyin dedik ya:)