5 Kasım 2013

YATAK ODASI GÜNLÜĞÜ

                                                       
Şekerli vanilin, 15'li, 2 lira.
Çikilopçuk, 160 gram, 1 lira.
Elma çayı, 3 lira 25 kuruş.
Meyveli soda, 6'lı, 3 lira 99 kuruş.
100 gram Türk kahvesi, 2 lira 99 kuruş.



            Bunları hep pazarlamacılar çıkarıyor, işleri bu! 99 kuruşmuş, algıyı iyi yönetiyor pezevenkler, ben kanmam ama! Halk, vatandaş, herkes, sizin için diyorlar. Sözde halkın yanındalar. Ama ben bunu da yutmam. Gelir düzeyi ortalamanın da altında, ya da mecburi tasarrufları olanlar için, hem de üpünlü markalar, yemişim markalarını, daha az kaliteli, daha az lezzetli, daha kötü paketli ürünler yapıyorlar ve bunların adını vatandaş koyuyorlar. Sözde onları düşünüyorlar. Halbuki ne kibirli olduklarını gösteriyorlar böylelikle. Hakım derken bokum diyorlar yani! Hayır, dertleri düşünceli görünmek de değil, para kimin cebindeyse onu çekmek dertleri. Az olandan az, çok olandan çok. Burjuva dölleri! Liste yapmazsam çıldırıp çıkarım o yerlerden. Bir şey eksik sanki.

            Nereden geliyor? Televizyon ya da radyo işi değil bu? Canlı. Dalgalara takılmış gelen ipek notaların vücuduma değişini hissedebiliyorum. Bu binaya taşınalı iki koca sene geçti ama burada başıma gelen tek güzel şey, şimdi duyduğum bu akerdeon sesi. Sürekli sondaki notada hata yapıp başa alsa da bir maestro çalıyormuş gibi dinliyorum bu gece vakti. Si- do-re- mi- re- fa- mi … Çok tanıdık… Yine başa aldı… Cinayetlerimi unutabilirim bu müziği dinlerken, yeniden insan olabilirim. Yatak odamdan dinlediğim böylesi nağmeler tıpkı şu anda icra edildiği ve dinlendiği yer gibi, hayatımın da hep arkasında, arka sokaklarda kalmasaydı, şimdi, bugün, bambaşka bir hayatı yaşıyor olacağımdan eminim neredeyse. Hayır, gerilere gidip elimi kana bulayışımı aramayacağım! Kesildi. Hadi, bir daha çal! Hadi ama!...  Bitti. Eskilerden bir valsti.

            Market listeme eklemediğim şeyi şimdi hatırladım: kulak temizleme çubuğu, 100 adet, kutu içeriği belirtilenden 2 eksik ya da fazla olabilir, lütfen kulak ve burun temizliğinde kullanmayınız, 1 lira 25 kuruş.

                                                                       *
            Öğlen giderken arabayı otobanın kenarına çektim. Birtakım bulutlar, şehrin o kısmının üzerine gölgelerini düşürmüştü. Sadece bina yığıntısı olan bu uzak manzaranın birazı, bir kumaş parçasının ıslanmış yeri gibiydi. O kadar uzaktı ki… Evler, minicik küpler olmuş yan yana, arka arkaya, inişli binişli sıralanmışlardı. Suluboya bir resim görmüştüm ecnebi bir kentte. Tıpkı onun gibi. Ama burada daha belirgin ve sertti hatlar. Ya o bulutların ettiği? Çok tuhaf. Koca kentin ortasında bir yerde sadece küçük bir parçasını gölgelemişler. Göz alabildiğine bina var ama orada başka hiç gölge yok. Küçücük bir koru bile. Güneş şehri aydınlatmıştı ve üryan birinin açıkta kalıp apışması gibiydi şehir. Birisinin önünde elim ayağım birbirine dolaşmış gibi rahatsız oldum. Pürüzsüz gök. Bahar göğü. Bulutlar süt beyazı. Bu manzaraya dalış, bu masumiyet ve neye  olduğu bilinmeyen özlem bulaşığı duygular belki de yardım kermesine gittiğim için doluştular içime. Derlerdi de inanmazdım, cinayetlerimizin vicdan azabını yardım çeklerimizle hafifletiriz diye. Sonra da kendimizi sapık seri katillerle kıyaslayıp birkaç basamak üste çıkarmaya çalışırız.
                                  
            Bu aralar nakde sıkışık olduğumdan başköşeye oturtulmadım ama verdiğim sözleri eninde sonunda tuttuğumu bilirler. Bu kez kimsesiz çocuklar için bir sevgi evi döşeyeceğime söz verdim. İnsanlar biraraya gelince bambaşka birer yaratık oluyorlar, enerjileri birleşip reaksiyona giriyor ve güçlenip başka bir varlığa dönüşüyorlar. Toplanma amacı neyse onun sevk ve idaresinde, belki de hiç yapmayacakları şeyleri yapıp söylüyorlar. Korkunç bir özellik. Savaşlar da böyle çıkıyor olmalı. Benim cinayetlerimse gayet tekildi ve hepsi hak ediyordu ölümü. Beni öldürdükleri kadar öldürdüm… Demek ki yaptıklarımın ardında başkalarını arıyorum? Niye şaşırdım ki, herkes kendini temize çıkarır: Suçluluk duygusuyla yaşayamaz insanoğlu. Kahve… Alttaki dükkanın tezgâhtarı her akşamüstü aynı saat ve dakikada kahve yapıyor ve arka tarafta içiyor, yani benim balkonumun altında. Kokusunu iliklerime kadar hissediyorum. Farkında değil ama bir haftadır ona eşlik eden bir ortağı var artık. Ama şu son aldığım paket iyi çıkmadı.

            En Güzel İkram Türk Kahvesi, TS 3117, Öğütülmüş Çekilmiş Kahve, Türü: Coffee Arabica,Tipi: Cherry, Sınıfı :Triyos, Derecesi: İnce, Yılı : Yeni Mahsul.

            Yeni mahsulmüş! Ukalalar, dünyanın tek akıllısı sizsiniz zaten. Bu bir şey değil, daha ne uyanıklar var. Aman, nelerle uğraşıyorum böyle. Hem ne diye zorluyorum ki? O temiz noktaya dönmek mümkün değil. İnsanlar da tıpkı ürettikleri mallar gibi: kalitesi standart, fiyatı ucuz, tek tip mallar gibi. Satın aldığımız mallar gibiyiz. Ürettiğimiz mallara benziyoruz. Her gün biraz daha mallaşıyoruz. Mallar alınıp satılabilir, çalınabilir, kırılıp dökülebilir, yerine yenisi konabilir, benzeri çoktur ve ikâme edilebilirdir. Mallar ayak altında ezilebilir, ruhları yoktur acımaz ve incinmezler. Tıpkı bizim gibi değil mi?

            Küçükken köye götürürlerdi beni. Köylerin, köylerde dedelerin olduğu ve yaz tatillerinde torunların onlara götürüldüğü küçüklükler. Erik dallarından düşülen ama ağlanmayan küçüklükler. Ölümcül darbelerin insafına bırakılmış küçüklükler. O yıla kadar her şey güzeldi. O yıl, beni de yanlarına aldılar. Erkek çocuklardan daha hızlı tırmanıyordum ve hiç şikâyet etmiyordum. Zirve oradaydı: yukarı, yukarı, yukarı! Yeşile boyalı dağlar ya da tek başına yaşayan, akşam alacasında kıvrıla büküle dönenen bir dev. Uzak. Uzak ve keşfedilmemiş. Keşfedilip fethedilmemiş. Meyvesi yenmemiş ağaç. Yüzündeki ormanlar, serin ve şifalı yapraklarla süslü. Cesaret edip gelene taht, taç vaad eden ülke. Daha neler neler. Sisi, önünü göstermeyip yarlardan uçuracak sis değil de şifa için yapılmış bir büyünün buğusu olabilir pekâlâ. Beni de aldılar o yıl. Darbelerin farkında değiller, çok cahiller, yabani ve cahil! Büyükler yabani ve cahil olurlar, yedi yaşın öncesini bir seferde unutur insanlar. Marifetmiş gibi her nesilde gelenekselleştirirler bunu. Canice. Canice çünkü düşünmeden. Düşünmemek de cinayettir. Çekirge kuşunu yakaladılar. O kadar küçük, o kadar telaşlıydı ki… Korkmuştu çekirge kuşu. Onu ayağından bir direğe bağladılar. Yem verdiler, beslediler günlerce, alıştırdılar. Küçücük, sürekli çırpınan bir kuş.  Onu da aldılar yanlarına. Bırakacaklar diye çok sevinmiştim. Tepede her şey hazırdı. Dağ beni bu manzarayı göreyim diye çağırmıştı: sisler aşağıda, gök yakında. Küçük kulaklarım, küçük gözlerim, sıska bacaklarım, kararmış ellerim… İçimize doldu o. Hayran kaldık. Korktuk. Bir insanın unutması imkânsız anlarından biri. Zihinde tek ve ölümsüz. Fotoğrafı sararıp silikleşse bile duygusu ölmeyen. Bağrında yollar açıp eze eze yürüdüğümüz halde yenilen o olmamıştı. Hayran kalmış ve önünde eğilmiştim. Tepede her şey hazırdı. Baraka-kafesleri çoktan örmüşlerdi dallarla. Sadece ağı gerip kuşu yerleştirmek kalmıştı. Meğer onlar kalmışmış sadece. Ağı iki tarafa incecikten gerdiler. Şahin olsa göremezdi, incecikti. Çekirge kuşunun gözlerine küçük kapaklar kapattılar. Gözlerini kapattılar. Ağın ortasına yerleştirdiler. Ne olacak? Nedir bunlar? Nedir tüm bunlar?! Atmacayı görürse korkudan ölür dedi birisi. Bana leblebi verirdi o birisi. Atmaca çekirge kuşunun sesine gelecek ve ağa dolanacak. Biz de yakalayacağız.

Çekirge kuşu atmacayı görürse korkudan ölür.
Atmaca çekirge kuşunun sesine gelirse ağa dolanıp yakalanır.
Çekirge kuşu ayağından bağlı.
Çekirge kuşu çırpınsa da kaçamaz.
Atmaca komşu ülkeden göç ediyor, yolda tuzak var.
Atmaca buraya gelmemeli. Atmaca, insanların, onun göç yollarını bile ele geçirdiğini bilmeli. Atmacaya biri haber vermeli.
Çekirge kuşunu da salıvermeli. Çırpınmaktan ölecek.

            Şişt, hiç ses çıkarma, çıkma kafesten! Sen bize uğurlu geldin. Üç senedir bekliyorduk atmacayı. Atmacayı köye götürüp kafese koydular. Bir sürü çocuk yığıldı. Atmacanın gözlerine bir kez baktım. Atmacanın gözleri insan gözleri gibi anlamlıydı. Atmacanın gözlerinde gördüğümü sandığım anlam korkunçtu. Kafesin önünden bir daha geçmedim. Büyüyünce de. Hiçbirinin hem de.

            Küçükken insan yavrusunun da gözlerini kapatsalar, büyüklerinin yaptıklarını görünce korkudan ölmesin diye. Kapatmıyorlar, insan ölmüyor ama yaralanıyor. Delik deşik oluyor ve sonra bunu moda olmuş bir kıyafet gibi salına salına giyiyor. Sonra başkalarını yaralıyor. Cinayet tek seferde işlenmiyor.
           
            Lavoba açıcı, onu da yazmalı listeye.
 .........




*HECE dergisi Mayıs 2013 sayısında yayınlanmıştır.
**Son okumalar için Avram'a teşekkürlerimle :)

6 yorum:

  1. ne demeye sonunda teşekkür ettin, ne güzel şirretlik yapacaktım.:)))

    YanıtlaSil
  2. aaa sen kim şirretlik kim, estağfirullah :p

    YanıtlaSil
  3. Kalemine sağlık çok beğenerek okudum, sonunda olanlar insanın dünyanın en tehlikeli, en vahşi, en acımasız hayvanı olduğunu bir kez daha acıyla hatırlattı:(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İlk yayınlanan öykülerimden. Yazarkenki hislerim hala aklımda.

      Teşekkürler. Etiketinde değişiklik yapınca yeniden yayınlamış blogger. Sonradan bu eski tarihine aldım:)

      Sil
  4. Narda'cım eski bir yazın ama eskimeyen bir yazıymış:)) bayıldım, muhteşem, o köyü anlattığın bölüm özellikle beni çok etkiledi eline sağlık, sevgiler:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sağol Erencim. Benim sevdiğim öykülerimdendir kendisi:)

      Sil

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)