16 Temmuz 2012

SAYIN JÜRİNİN KARARI NEDİR?

- Belki oylama yaparız.
- Harika fikir! Belki onu senatör seçeriz!
**
- Elimi kaldırıp bir çocuğu ölüme göndermek benim için pek kolay değil.

**
- Birinin hayatı söz konusu, beş dakikada karar veremeyiz.

**
- İngilizceyi doğru dürüst konuşamıyor bile!

(Diyalogun orjinali gerek buraya:      - He don’t even speak English!
                                                                     - He doesn’t even speak English.
Diye düzeltir diğer jüri üyesi…İşte ön yargının ve kibrin  utandırıcı bir küçük örneği daha deriz biz de izleyici olarak.

12 Angry Men yani 12 Öfkeli Adam filmini ilk izlediğim tarih, hatırlayamadığım kadar eski. Ama aldığım lezzeti hiç unutmadım. Şimdi bilgisayarımda yüklü ve istediğim an açıp izleyebilirim. Bu notlarım da bu ikinci izleyişimden. Oturduğumuz yerden, filmle ilgili birçok yazı,eleştiri bulabiliyoruz artık internet sayesinde. Yine de ben, sevdiğim bir film olarak, hem de siyah beyaz bir film olarak bahsetmek istedim burada.

Filmin tek mekânda geçiyor oluşuna rağmen sürükleyiciliği ilk dikkat çekeceğim nokta. Sonra mekânın bunaltıcılığının veriliş detayları, çalışmayan fan, bir odaya  kilitli olarak kapatılmış olma, yağmur sıkıntısı…kimi beyzbol maçına, kimi akşam yemeğine filan yetişmek için  bir an önce “işi” bitirip çıkmak isteyenler…Ve herkeste bir önyargı…Filmimizin kilit sözcüğü budur bence: önyargı… Önyargı; çünkü zanlımız varoşların çocuğudur ve babasını öldürmekle itham ediliyordur. Film ilerledikçe bir çok jüri üyesinin sırf bu muhitten çıktığı için genci “doğuştan katil” saydığını anlarız. Hatta zanlının kendi avukatı bile…

İlk oylamada 11’e karşı bir tek suçsuz oyu vardır: Fonda’nın canlandırdığı mimar jüri üyesinin oyu…

Nefret dolu bakışlar altında Fonda’nın cevabı yeterlidir benim için:

- Elimi kaldırıp bir çocuğu ölüme göndermek benim için pek kolay değil.

Ve dakikalar geçtikçe herkes (diğer 11 kişi) zeki jürimiz Fonda sayesinde “apaçık” olan delilleri ve bilinçaltlarını irdelemeye, sorgulamaya başlarlar. Ara ara yapılan oylamalarda suçsuz oyunun da arttığı görülecektir ve gerilim de yükselecektir.

Filmin bu delilleri  sorgulama sekansında “fuzzy logic”e kadar gidebiliriz hatta: hiçbir şey göründüğü gibi siyah ya da beyaz değildir.
Bu arada filmin "yenisi" de çekilmiş sanırım, denk gelirsek izleriz ama orijinali hakikaten izlenmeli derim...



Film hakkında geçenlerde sevgili arkadaşım İKH da güzelinden bir yazı yazmıştı. Şurada  bir yerde olacaktı… Benimse baştan sona kadar hemen her repliğini,sahnesini sevdiğimi söylemem yanlış olmaz. Oyunculuklar başarılı, senaryo zaten önde, akıcı, mesajı “evrensel” ve güncel…Daha ne olsun, Narda oturup ara ara izlesin, kendine çeki düzen versin, çekisiz düzensiz köşebaşı tutmuşları da Allah’a havale etsin…





 

11 yorum:

  1. Benim de sevdiğim filmlerden birsidir. Neredeyse tamamı Jüri odasında geçmesine rağmen temponun bir an bile düşmediği bir filmdir. Jüri üyelerinden bir tanesinin derdi ilk başlarda TV den izleyeceği maça yetişmek için bir an evvel oylamayı oyunu verip gitmek iken, her biri yavaş yavaş yüzde yüz suçlu gösterile çocuğu baş karakterin çılgınca eforu sayesinde önemsemeye başlar. dört beş yıl önce Nikita Mikhalkov bu filmi Rusya'ya adapte ederek yeniden çekti ismi "12".

    Lumet'in filmi kadar olmasa da, önemli bir rus yönetmeninden bir Çeçen delikanlının dramını izlemek enteresan olmuştu.

    YanıtlaSil
  2. güzel bir film vesselam:)

    ben de Amerikan ikinci çekimine baktım,The Exorcist'in yönetmeni çekmiş 1997'de...
    versiyonlarını izleyip karşılaştırma yapmak hoş olabilir:)

    YanıtlaSil
  3. Bir türlü izleyemedim bu filmi, ama konusu benzer olan Jüri isminde bir film izledim geçenlerde, tavisye ederim, gerçi eminim bu klasik film kadar etkileyici olamaz ama.. sevgiler:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. 1957 yapımı bu film.Ve gerçekten bu konunun işlendiği başarılı ilklerden. İzlediğinde beğeneceğinden eminim:)

      Sil
  4. vaaaaay eski film iyi film.
    :)
    kahraman şerif.
    stalag 17.
    bunlar da süper.

    amerikalılar she dont love you der.
    if ı was der.
    hiç umursamazlar.
    :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. sinemayla aram iyi değil,her fırsatta söylerim bunu...
      ama kimi filmler var ki başkalarını daha niye çekiyorlar diyorum :)

      Amerikanların önemsemediğini biliyorum da filmdeki detay böyle. Hem 50lerde de mi rap ingilizcesi revaçtaydı bilemem, ingilizcem pek müsait değil bu ve benzeri bilgilere.

      Sil
  5. :)

    baksana yazarlardan okuyon ya.
    hımmm.
    en sevdiğim yazardan hiç tanıtımını görmedim.
    hadi biii hermann hesse oku da yazsanaaaa.
    okumadıysan sana fikir veririm başlaman için.
    :)
    soraaaaa sevgi soysal da görmedim, nilgün marmara da, hımm bi de max frich ve roland barthes görmek isterim bak.
    :)
    neyse konuşuruuz.
    :)

    YanıtlaSil
  6. ama ama 20. yüzyılın en iyi yazarı marcel proust da yok.
    kayıp zamanın izinde akıl alcak gibi bi roman dizisi diil.
    bilinç akışının zirvesi o da.
    :)
    şimdii kafka mı marcel mii.
    çok zor bi durum bu.
    :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bozkırkurdu'nu çok sevmiştim. Burada blogu açtıktan sonra okuduklarımı paylaşıyorum. Zaten öncesinde de çok bir şey okumuş değilim, zoraki okuldan mezun olduk, iş ara, bul, çalış,istifa et derken klasiklerin bile çoğunu okumuş değilim:( O kadar çok şey var ki okunacak...bazen boşver dağınık kalsın diyorum :p Proust ve Barthes de o upuuuzun okuma listemde bekliyorlar. Yaz bunalmalarım geçsin okumaya başlarım belki:p

      Sil
  7. İzlemek isteyip de nedense bir türlü izlemediğim filmlerden bahsetmişsiniz. Yazılarınız daha fazla ötelememem için bir adım diye hissediyorum. Galiba en iyisi takılıp kaldığım dizilerden kendimi alabilmek.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Diziler çok fena ya hu :) Geçenlerde bir kore gençlik dizisine -rastgele- takıldım, iki günümü heba ettim:p

      Sil

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)