26 Kasım 2010

KİTABIMI BİR HIRSIZA VERİYORUM,

Bedestenden koparılmış ve çoktan İngiltere’ye vasıl olmuş baba kokulu bir ağızlık yerine… 12 Ağustos 1955, İstanbul


******

Diye başlıyor kitap. Bu son cümlelerin başında anlattığı hikaye - muhtemelen yazarın şahit olduğu gerçek bir hadiseydi- başlı başına bir güzellikti.
Bahaeddin Özkişi ismini geçen yıl bir radyo programında duydum ilk kez. Öyle güzel şeyler söyledi ki program yapımcısı yazar, özel ilgi alanım olan kısa hikayeci bu yazarı daha önce hiç mi hiç duymamış olmam beni neredeyse üzmüştü.

Hele ki çok sevdiğim iki yazarın adı da geçince bir kıyaslamada, merakım daha bir arttı. Tanpınar, Özkişi’nin hikayelerini gördükten sonra “ Sen on tane Sait Faik edersin.” demiş.

Haydaa, dedim kendi kendime. Sait Faik , tabiri caizse ilk göz ağrım…Onun yeri bir başka olacaktır bende her zaman. 13 yaşımda tanıştığımda Sait Faik’e nasıl çarpıldıysam şimdi okurken de aynıdır. Belki çocukluktaki ilk hislerin büyüsü hâlâ devam etmektedir; yapabildiğim özeleştiri bu kadarla kalmakta. Sait Faik başkadır.

Yalnız, programcımız birkaç da hikaye tattırınca, söylediklerinin abartı olmayacağına inancım güçlendi.

İşte Göç Zamanı’nı isteme sebeplerim böylece ortaya çıkmış oldu!


Kitap: Göç Zamanı

Yazar: Bahaeddin Özkişi

Yayınevi: Ötüken

Basım yılı : 2008 , 5. basım

İlk basım yılı : 1975


İki sebepten dolayı kitabı bitirmem iki ay sürdü:

Birincisi, bu güzelliğin bitmesini istemeyişim. İkincisi; her güzel şeyi gördüğümde hissettiğim kıskançlığın verdiği başka garip bir his. :)

47 yıl süren, nisbeten kısa ömründe Özkişi kesinlikle özgün bir kalem ve öz bir kişilik. Böyle klişe bir cümle kurmak istemezdim ama daha iyisini düşünemedim şu anda.

An’ların gerçek bir anlatıcısı O. Benim gibi hayatı sadece an’lardan müteşekkil biri için Özkişi’nin bu hikayeleri tatlı bir kaynak suyu gibi. Ne bileyim öyle işte!

Klasik giriş- gelişme-sonuç bölümlerine, özellikle de sonuç bölümlerine rastlamıyoruz onda. An’ların hikayecisi deyişimin bir sebebi de bu. Diğeri ise konu olarak somut olayları alan geleneğin dışında olması. Kesitler diyebilirim, teknik resimdeki gibi: üç boyutlu bir katının bir taraftan kesiti…Çok katmanlı, boyutlu dünya vatandaşı insan hayatından kesitler, an’lar… ve o kadar değişik kesit - konu- var ki; çocukluk rüzgârından gelenler, geçim derdinden; gündelikten gelenler, Almanya hatıralarından gelenler, “fikretmekten” gelenler, ilk aşktan gelenler, meyhane, kahvehane köşelerinden sızanlar, kadın güzelliğinden bitiverenler, çocuk duasından kopup gelenler, ülke ve dünya toplumlarının ürkütücü ahvalinden gelenler, resim kokusu, müzik notası, evlilik hayatı… (olmuyor, okumanız lazım! :) )


Bir şey daha: Bu basımda bir şansım da Göç Zamanı dışında Papağan Dedi Ki, Bir Çınar Vardı (ilk basımı 1959 imiş) hikaye kitaplarının da bir arada basılmış olması. Yani tüm hikayeleri bir arada. Bunlardan Papağan Dedi Ki’deki 13 kısa öyküsü evrakları arasında yeni bulunmuş. İyi ki bulmuşlar! Bu öykülerde daha mizahi bir dil hemen farkediliyor: Şerbet gibi!

Ve yanlış saymadıysam 70 adet hikaye var bu kitapta. Ve hepsi birbirinden güzel!

Son birkaç ayda okuduklarımdan bana böyle lezzet veren Borges’in Alef’i ile bu Göç Zamanı oldu.

Böylesi bir yazar hakkında birşeyler eklemek istiyorum: Yazar 1975 Peyami Safa Roman Ödülünü almış Sokakta romanı ile. Ve aynı yıl Göç Zamanı kitabının basıldığı gün vefat etmiş!

Süheyl Ünver’den tezhip dersleri almış bir kaynak öğretmeni (İTÜ) imiş kendisi. Resim de yaparmış.

Ve son olarak, Sunuş’tan (kesinlikle katıldığım) bir cümle: “ Bu eserler şunu kesinlikle ortaya koyuyor ki kısa hikaye nesirden şiire bir sıçrayıştır, müthiş bir ifade kudretidir, B.Özkişi de bu edebi türün kudretli üstadıdır.”

Biter bitmez başa dönüp okuduğum nadir kitaplardan biri oldu Göç Zamanı. Şiddetle tavsiye edilir!

TADIMLIK:


“ Şu duvarların ötesinde Eleni ötesinde, dört tanıdık omuzda bir tabut.

Sen söyle yine ne olur söyle…

- Geçecek de. Ne bileyim hımmh diye imrendir beni çorbaya. Balıkçı Mehmet’ten bahset gözlerin yaşlı. Sirkeli bezi değiştirirken babamı sor istersen.

Ben ateş içinde kıvranırken Eleni; ben bağdadî duvarlar arasında mahsur. Ana sesin titreyerek söyle iyileşirsem uskumru dolmasını nasıl pişireceğini. Sen bilirsin Eleni. Yarı kes konuşmayı istersen.

İstersen bir türkü tamamlasın söyleyeceklerini(...)”

(Helallık hikayesinden.)


………………



- Demek, dedim, sen coğrafya bilmiyorsun?

- Bilmek mi? diye esnedi. Sakalını uzun uzun kaşıdı. Göğsünü olanca hızıyla şişirerek karşıki çalı kümesine okkalı bir tükürük yolladı:

- Bilsen ne olacak yani ? dedi, bu kitabın kıymeti ne?

Fiyatı ne ? anlayarak iki buçuk lira dedim.

İkimiz de sustuk, bu sükut karşılıklı bakışmalarımızla uzadı, serseride bana karşı bir galibiyet, inkâr edilemez bir üstünlük var gibiydi. Doğrusu bu benim için bir hayli hayret verici oldu. Pejmürde ceketinin cebinden bir sigara çıkardı, bir an mütereddit durdu.

- Başka yok, dedi, bunu da sana veremem.

Sigaradan derin derin birkaç nefes çekti, duman burnundan buram buram tüterken;

- Ben çok zaman evvel öldüm,dedi, dudaklarında mağrur tebessümler sıralıydı.hep bu parkta, bu ağaçların arasında düşünürüm. Zaten başka işim de yok ya…Kuş derim mesela, kuş ötmese ha.. Peki kuş ötmese ne olur?

O kuş ölmüştür.Ağaç yeşermese,deniz köpüklenmese deniz de ölmüştür, ağaç da.. Ne kadar aç olsam öten kuşu öldüremem ben, onu öldürmek, bana para verdiği için, sadaka vereni öldürmek gibidir bu. Ana neden mi kıymetlidir? Arkadaş, kitap neden mi kıymetlidir? Bir sürü verirler de ondan. Ohoo, çok oluyor ben öleli, çok. Oluyor çok. Ölmeden evvel son olarak ceketimi vermiştiem Tahtaburun Mıstığa.. O da ne demişti..

- Abi demişti, yaşa Hamit abi demişti.

Tekrar sustu,içimden yükselen pişmanlık, iki damla gözyaşı yuvarlanıverdi yanaklarıma.(…) Ölmemiş olsam bir tebessüm verirdim sana .. diye haykıramadım arkasından.

(Vermekten Ölümsüzlük hikayesinden)

……………………..

İnsanların birleştikleri noktalara dikkat ederim. Bu çizgilerin kesiştiği yerler insanın yarını için bana ümitler verir ve ben bulduğum birleşme noktası sayısınca mutlu olurum.

(…)Pigale’i gözünüzün önüne getirin. Gün doğmuştur. Etrafta iş saati başlamadan önceki durgunluk vardır. Bir ayak sesi duyarsınız, yorgundur. Yorgun bir fahişedir gelen. Çok hararetli bir iş gecesinin yorgun dönüşüdür bu.

Aynı saatlerde Mecidiyeköy’de, kulak verin bir ayak sesi yalpalar, yorgundur. Yorgun bir gazete yazarıdır gelen. Arşivler karıştırmış,telefonlar etmiş, okuyucu karşısında türlü taklalar atmış, şaklabanlıklar yapmış, tek tek bütün meyhanelerde, kadeh kadeh konular toplamış, yarın bunları rengârenk çıkarmağa hazır bir gazete yazarıdır gelen. Çok hararetli geçmiş bir iş gecesinin dönüşüdür bu. (…)

(Yorgunluk Hakkında hikâyesinden)

1 yorum:

  1. Yaşlı adam ölüm döşeğindeydi...

    Artık son dakikalarını yaşıyordu...

    Hasta yatağında yatarken birden mutfaktan gelen
    kokuyu duydu, en sevdiği çikolatalı kurabiyelerin kokusu...

    Birden gözleri aralandı,
    Kendini ayağa kalkacak kadar güçlü hissetti...

    Bu şaşılacak bir şeydi, ölmek üzere olan adamı ayağa kaldırmaya kurabiyelerin kokusu yetmişti...

    Duvara tutunarak merdivenlere kadar yürüdü...
    Basamakları ağır ağır inerken sanki mutfağa değil hayata yaklaşıyor gibi heyecanlıydı.. .

    Nihayet mutfak kapısına kadar geldi...
    İşte masanın üzerindeki tepside onlarca çikolatalı kurabiye,
    tam karşısında duruyordu...

    Son gücüyle masaya yaklaştı, o kurabiyelerden bir tane ağzına atabilse sanki
    ömrüne ömür katılacaktı...

    Bir tane almak için elini uzattı...

    Ama birden karısı yetişti ve eline vurdu:

    "Çek elini bakayım... Onlar cenaze için..."

    YanıtlaSil

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)