KIRMIZI
KADİFE KUTU
Bir varmış, bir yokmuş.
Allah’ın kulu çokmuş.
Çok anlatması günahmış.
Dünyanın bir ülkesinde
iki gezgin arkadaş varmış.
Bunlar, geçimlerini ülke
ülke gezerek krallara, padişahlara, musahiplere, muhiplere, mihmandarlara, yazmanlara,
krallara mesel okuyan kör meselcilere bir şeyler satarak sağlarlarmış.
Bu gezginler gittikleri
her yerde hoş karşılanmayı bilirlermiş. Zeki insanlarmış. İnsanların nasıl olduklarını
şıp diye yüzlerinden anlar, ona göre muamele ederler ve başarılı satışlar
yaparlarmış.
Yine yollardayken ve
paraları da suyunu çekmişken, mürekkep bolluğu yaşayan bir ülkeye ulaşmışlar.
Bu ülkeye Curuk ülkesi
derlermiş. Bir zamanlar türlü çeşit buğdayları ile ünlüyken, neden bilinmez, toprakları
çoraklaşmış. Her şeylerini dışarıdan almaya başlamışlar. Derken birkaç gölün
dibinde mürekkep kaynaklarının bulunmasıyla koca ülke geçimini buradan
sağlamaya başlamış.
İki gezgin dost, ülkeye
giriş yapmışlar, güzel bir handa konaklamışlar. Planları gereği, yani tek
seferde ve en az çabayla, en fazla parayı kazanabilmek için, kralın maiyetine
girip satış yapmanın yolunu aramışlar. Hemen dört yana tellallar salmışlar:
Duyduk duymadık demeyin! Kralların,
sultanların, imparatorların, emirlerin göz bebeği, güzeli sever her kişiye
lazım olan, dünyanın en iyi mallarının gezgin satıcıları Curuk’a geldi, diye
bağırtmışlar.
Bu ülkenin kralının,
birçok yöneticide olduğu gibi, kraliyet geleneklerinde de yeri olan bir huyu
varmış: Okur, yazar, güzel söz söyler, güzel def çalar, kaval üfler, elifi
sülüs çekmesini bilir insanları çevresinde toplarmış. Hele de mürekkep
bolluğundan sonra yazanlar, çizenler, boyayanlar öyle artmış ki kral da halk da
hangi birini taltif edip ödüllendireceğini şaşırmış. Gezgin satıcıların böyle bir saraya girmemeleri imkânsızmış.
İki akıllı satıcı saraya çağrılır çağrılmaz denklerini
düzenlemişler, en şık elbiselerini, cilalı pabuçlarını giyip yola düşmüşler.
Sarayda çok cömert karşılanmışlar. Asalet geleneklerine uygun
selamlaşmalar, törenler bitince gezginler krala ve baş musahibine hitap
etmişler. Birincisi yalelliye başlamış:
-Efendimiz, kralımız, sizin gibi kültürü, sanatı, müziği,
resmi, baleyi, tiyatroyu, pandomimi, enstalasyonları, bantlı muzları önemseyen,
halkının cehaletini sıfıra indirmeyi en birincil görev edinmiş, kutlu,
kutsanmış bir varlığın karşısında olmaktan...
Diğeri:
-Fakat, efendimiz, bu
güzel ülkede kısa süredir bulunmamıza rağmen bir eksiklik gördük ki bizi
derinden sarstı...
Kral önce sinirlenmiş,
fakat gezginlerin kibar halleri onu durdurmuş.
-Nedir o gördüğünüz
eksiklik?
Diye sormuş kötü kötü.
Gezginler, birbirlerine
kısa bir bakış atmışlar, ilki devam etmiş:
-Bunca mürekkebiniz var
ama kağıtlarınız çok kalitesiz, kalemleriniz üç sayfa yazmadan kırılıyor.
Diğeri denklerini açıp
mallarını göstermeye başlamış bile. İpeğinden tohumlusuna, veganından etçiline,
beyazından renklisine çeşit çeşit, göz alıcı kağıtlar ile kalemleri ve diğer
güzel yazman eşyalarını göstermişler.
-Sizin gibi bir kral
olsun da hem sarayınız hem yüce halkınız bunlardan eksik olsun. Akıl alır gibi
değil, derken bir yandan düşünceli düşünceli sakallarını sıvazlıyorlarmış.
Kralın musahipleri ile
yazmanları renkten renge girmişler. Kralı nasıl olup da şimdiye kadar böyle
şeylerden haberdar etmediklerinin hesabı sorulur diye bir korku duymuşlar.
Tam malları kötülemek
için söz alacaklarken, kurnaz gezginler fırsat vermeden onlara dönüp:
-Bu en güzel kitapları
size okuyan, yorumlayan, uykusuz gecelerinizde bal damlayan sohbetleriyle size
huzurlu bir uykuyu vesile kılan musahipleriniz için olduğu kadar, sülüsü,
taliki, copperplate’i sizin için en son mertebesine çıkaran yazmanlarınız için
de bu dumanı üstünde imkânları takdim etmek isteriz. Ancak en güzelini sona
sakladık.
-Neymiş o?
Diye hep bir ağızdan
sormuşlar.
Gözlerinin içi gülen iki
vurguncu, dengin birinin içinden bir kutuyu itina ile ellerine alıp açmışlar. Bu,
kırmızı kadifeden çok şık bir kutuymuş.
-Bu kutunun içindeki
nesne, bir zihin parlatıcıdır. Gördüğümüz üzere ülkenizde yazar, çizer, boyar,
çalar, oynar çok fazla insan var. Ama bunlardan hangileri iyi, hangileri kötü?
Hangileri ödüllendirilmeyi hangileri kargışlanmayı hak ediyor? Bunu nasıl
ölçüyorsunuz? Sizde göremedik böyle bir ölçü. Kalem-kâğıt her türlü halledilir
ama iş bu nesne, musahipleriniz olsun, yazmanlarınız olsun, bu işlere hevesli
herkese öyle açık ve kuvvetli bir görüş bahşeder ki her hatayı şıp diye görür
söylerler, gözlerinden hiçbir şey kaçmaz. Söyledikleri, anlattıkları,
yazdıkları her şey birer dürr-i mercan, kendileri de allame -i cihan olur, bütün
devranda adlarını yıldızlı semaya yazdırırlar. Tabii kralları olarak sizi de en
başa.
Kral ve baş musahip
kuşkuyla birbirlerine bakmışlar. Ama maiyetteki geri kalan iki yüz kadar
okutman ve yazman ağzı açık “Harikulâde!” nidaları savurunca, denemekten zarar
gelmez demişler.
Uzun lafın kısası iki
gezgin, pahası en yüksek olan kırmızı kadifeden kutuyu saraya satmış.
Kırmızı kutudaki nesne
telden bükülmüş bir tacı andırıyormuş.
Kırmızı kutunun nesnesi, sarayda,
elden ele, yani kafadan kafaya gezmeye başlamış. Sırası gelen kişi, kendinden
öncekinin yazıp çizip boyayıp çaldıklarını övmeden, zihin parlatıcıyı
almıyormuş. Teslim törenlerinin bini bir paraymış. İşler böyle giderken bir gün,
yazmanlardan birinin aklına, bu müthiş nesneyi kullanmadan yazıp çizmeye,
boyamaya, çalmaya devam edenlerin yaptıklarını incelemek gelmiş. Eh, onlar da
kendi tabakalarından değilmiş sonuçta. Kralın maiyetinde olmakla bir miymiş
diğerleri?
-Ne eğlenceli olur bu
dışarıdan insanları incelemek. Hem onlara bir yol göstermek bizim gibilerin bir
ödevi olmalı, demiş.
Başlamış dağdan büyük
özgüvenle, maiyetten olmayan yazan, çizen, boyayan, çalıp söyleyenleri lütfedip
incelemeye.
Şöyle yazı mı olur, böyle
mısra mı, şu kırmızı da kırmızı mı allasen...filan deyip duruyormuş.
Maiyettekiler de bu yeni eğlenceye karşı ilgisiz kalmamışlar. Sarayda can
sıkıntısı bazen hiç çekilmiyormuş çünkü. Hemen destanlar çıkarmaya, halka
dağıtmaya başlamışlar.
Haftalar, aylar böyle
hızla geçerken halk olanlara anlam vermeye çalışıyormuş.
İşin garibi bu halkın çoğunun okuması yazması
da yokmuş.
Çoğunluğu okur-yazar
olmayan bu insanlar, çözümü, yazılanları ve yazanları alkışlayıp geçmekte bulmuşlar.
Böyle neşe içinde günleri
geçerken artık musahiplik katına alınmış o yazmanlardan biri, koltuğundan, o
haftaki destana yazılmak üzere şöyle dikte ettiriyormuş:
- Yazıcı kişi böyle naif
bir metinde durup dururken yavşamak kelimesini nasıl kullanmış?
Yazdıklarını sonradan hiç mi okumuyormuş?
Bir başkası, her hafta
beş kuruşa dağıtılan bu destanın arka yüzüne basılması için şunu yazdırıyormuş:
-Yazarın ilk öykü
kitabında, Ali Osman adlı karakterin başından geçenleri okuyoruz.
Bu destanlar, her hafta,
büyük meydanda satılırmış.
O gün, bir küçük çocuk,
bu destanların satıldığı, altın yaldızlı, musluğu tıpalı mavi çeşmenin olduğu bu
büyük meydandaymış. Haftanın destanını eline almış. Ne şans ki bu haftanın
destanında bahsedilen iki kitabı da okumuşmuş.
-Hah ha, diye gülmeye
başlamış.
Herkes dönüp bu çocuğa
bakmış.
-Hah hah ha!
-Hah hah hah ha!
Ahali çevresini sarıp
sormuş:
-Niye bu kadar kahkahayla
gülüyorsun çocuk, deli misin, nesin?
-Gülerim tabii, demiş,
destanda yazan kitapları okudum ben. İlkinde kavşamak yazıyor yavşamak
değil. Babam kullanır bu sözcüğü, o da duvarcı babasından duyarmış hep. Diğeri
de roman değil, öykü. Öyle de yazmışlar ama ilk öyküdeki kahramanı sanki bütün
öykülerde varmış gibi bütün kitaba kopyalayıp yapıştırmışlar. Bir de başlarında
taçla dolaşıyorlar her yerde. Daha önlerindekileri okumaktan âcizlere hangi
taç, hangi âlet ne yapsın ki, diye gülüyorum, demiş.
Ahali şöyle bir durmuş,
biraz sessizlik olmuş.
Sonra başlamış onlar da
kahkahalarla gülmeye.
Gülmüşler de gülmüşler.
Sonra da güle oynaya
evlerine dağılmışlar.
Bu masal da burada
bitmiş.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Ölümü görün yazın bir şeyler, üşenmeyin.
E, üşenmeyin dedik ya:)