Sayfalar

26 Mart 2018

ZAMANIN ŞEKLİ ŞEMAİLİ


            MEB yayınlarının 1994 basımı Eşkal-i Zaman'ını 1998'de, üniversite öğrencisiyken almışım.

            O zaman Kayseri'de küçücük bir dükkanı vardı MEB'in. Yerini hiç mi hiç hatırlamıyorum. Hem klasikleri bastığı, hem de ucuz oldukları için çok seviyordum o yayınları. Çok sonraları, ikinci el kitap satan yerlerden Meb yayınlarının daha eski basımlarını aldığım oldu (mesela daha Maarif  Vekilliği iken) ama bir süre sonra o kitaplar da pahalı satılmaya başlandı. Her neyse.


            Asıl konu bu değil, asıl konum Ahmet Rasim'in Eşkal-i Zaman'ını nasıl büyük bir şevkle okuduğum. Sevdiğim.

            O zamanın Türkçesini görmek (bu basım da sadeleştirilmiş olmasına rağmen[1]) çok özel bir olaydı benim için. Geçmiş zamanların öz bir portresi! Tam benlik. Hemen her sayfayı yarı yarıya kaplayan dipnotlar ve açıklamalarla okuma seyrim kesintilere uğrasa da öğrendiğim her yeni kelime ve bilgi beni çok mutlu ediyordu.

            2006'da ikinci okuyuşumdan sonra uyanmış olmalı Eşkal-i Zaman'a öykünmek. Büyük ihtimalle 20'lerin, 30'ların İstanbul vapurları ile 2000'lerin İzmir vapurlarının hallerini denk bulmam üzere. ( Sonuçta insan aynı insan değil mi diyorum kendime... bu örnekte esefle...)

            Elbette benim öykünmelerim Ahmet Rasim'in adeta birer hikâye olan anlatılarına, müthiş gözlem gücü ve kelime dağarcığına yakın değil. Ama benim isteğim zaten bu değildi, onu saygıyla anmama bir vesile olmasıydı.

            Okumamış olanlar için bir önceki yazım, buyrun :İSKELEDE

             Bu da ikincisi: 
EŞKAL-İ ZAMAN : PARKTA

Parkta oturacak tek yer kalmamış. Süs havuzunun kenarındaki basamaklara oturuyoruz.  Sabahın hangi vaktinde kalkıp geldiklerini kestiremediğimiz yaşlılar zaten sayılı olan bütün bankları, en gölge yerleri kapmışlar. 

Parkın hemen dışındaki Merkez Kıraathanesi parktakilere de çay servisi yapıyor. Bezi poposundan büyük bebekler ebeveynlerinin elinden kurtulup kaydıraklara doğru badi badi koşuyorlar. 

Plastik bir halıyla kaplanmış oyun alanında salıncaklardan biri, her zaman rastlanıldığı gibi bozuk. Ya önündeki koruma bariyeri kırılmış, ya da zinciri güven vermeyen bir şekilde gıcırdamakta. Sağlam olan salıncak için epey bir kuyruk var. Bir yetişkin "Bak sırada kardeş var, biraz da o binsin." demedikçe hiçbir çocuk kendiliğinden inmeyeceği için arada sırada kuyruğa göz atmalı. 

Bu parkların en mahzun oyuncağı ise tahterevalli. İleride zaten başlarına geleceği gibi çocuklar burada da denk olacakları bir eşi asla bulamaz. Her seferinde kendilerinden daha ağır ya da daha hafif bir arkadaşa denk gelinir ve denge kurulamaz. Anne ya da baba boş tarafa geçip elleriyle tahterevalliyi indirip kaldırsa bile bu destek, ebeveynin kısa sürede yorulmasıyla sona eriyor. 

Kaydıraklar ise karmaşıklığına göre en revaçta olan oyuncaklar. Büyüklü küçüklü, yılan gibi kıvrımlı dönemeçli, rengârenk bu borulardan kayan kayana. Bütün çocukların mutlaka denediği gibi tersinden çıkıp tekrar kayanlara anneleri müdahale ediyor: Düzgün kaysanıza! Yatarak, yan dönerek, türlü hareketlerle kayan kimi çocuklar  uslu çocuklara "kötü örnek" oluyor. Çatır çatır edip yakan statik elektriğe çözüm yok. Eskiden toprak olarak bırakılan oyun sahası elektriği çekerdi. Bir önceki gün yağmur yağmışsa, su birikmesine karşı da dikkat etmeli, kaydıraklar kontrol edilmeli.

En küçükler için olan küçük kaydırak, kaydırak kompleksinin en uçtaki ve tenha köşesi. Annelerinin, daha az rastlandığı üzere babalarının koruması altında kayan ufaklıkların sevinci, "Bu son artık tamam mı?" diyen ebeveynin bıkkınlığında erimeye yüz tutuyor. Konuşabilenleri "Bir daha, bir daha..." diyerek ayrılık vaktini geciktirmeye çalışıyor. Konuşamayanları ise merdivenlere sarılarak ayrılmayı reddediyor. Kaçınılmaz son geldiğinde ağlayarak ayrılan ufaklıklar hep olur.

Yaşları onüçe ondörde kadar çıkabilen bu kalabalık içinde çocukları göz önünden bir an için bile ayırmamak gerekir. Naif yavrunuz ilk kez zorba bir çocukla karşılaştığında -ki çoğu kez yaşı büyük, parkın kurdu olmuş, biraz da paspal kılıktadırlar bu zorba çocuklar- sizden destek alsa iyi olur: "Yoldan çekilir misin abisi, ya da, neden öyle yapıyorsun, o da kayacak, veya, hey, ayaklarını topla, yahut, sen de ona vur öyleyse." Üstelik ne kadar güvenli gibi görünse de büyük şehirdeki bir parkta çocuk kaybetme riski hep vardır. Anne babaya haber vermeden parktan ayrılıp çevreyi keşfe çıkan çocuk modeli de cabası.

Çığlıkların, bağrışların arasında yakından bir ses duyuluyor. Nasıl olduysa oyun alanının kalabalığına karışmamış bir kız çocuğuna sesleniliyor: Sude!

Sude, havuzun kenarlarına çıkmış yürüyor.  İyi beslenmiş erkek kardeşiyle beraber bu parkta teyzesine söylediği şekliyle "eğlenceli zaman geçiriyor". 

Sude, teyzesine kâğıttan gemiler yaptırıp havuzda yüzdürüyor. Kadıncağızın kâğıtları arka arkaya nereden bulduğunu çözemiyorum. Başımı her çevirip bakışımda elindeki yeni bir kâğıdı gemiye çevirirken buluyorum. 

Bu arada, on yaşlarında bir başka kız çocuğu, küçük kardeşini çeke çeke bir genç kadının önüne getirerek durum raporu sunar: Teyze, çok yorulduk.  Gitme zamanının geldiğini sanan küçük kardeş  atılır: "Hayıy teyze, ben eneyji doluyum!"

Teyzeyle birlikte gülünür. 






[1] Orhan Şaik Gökyay tarafından baskıya hazırlanmış. Gökyay'ın önsözünden şu satırları buraya almalı: Ahmed Rasim'in Eşkal-i Zaman'ını baskıya hazırlamak işi bana teklif edildiğinde biraz küçümsedim. Fakat eseri okuyup da gerekli yerlere açıklayıcı çıkmaları yapmakla karşı karşıya kalınca, bunun öyle kolayca üstesinden gelinir gibi olmadığını gördüm. Daha dünkü denecek kadar bize yakın olan bir Türk yazarının küçük bir eserini, içindeki kelimeler, deyimler, telmihlerle, yer ve kişi adlarıyla tam kavramaya kalkışınca duraladım.(...) 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Ölümü görün yazın bi' şeyler, üşenmeyin :)